Göçebeliğin Özet Tarihi

Abone Ol

Cennetten düşünce yere, başlıyor göçebeliğin tarihi. Issız bir dünyada ‘asıl yere’ duyulan özlemle. Nereye gidilirse gidilsin ‘gelinen yer’ unutulamaz. Ruhun katmanlarına işlenmiş membaın kıyıları bile unutmayı sağlamaya çare olmaz. Her bir ‘anımsama’ özlem kumaşının renklerini canlı tutar. Göz nereyi görse o ilk ‘gördüğünü’ hatırlar. Hatırlamak için özel bir çabaya da gerek yoktur. Akşamın yavaş yavaş inmesi bile içteki mevsimlerde bir dizi ‘yaşanmışlığı’ harekete geçirir. Hatırlamanın o ‘özel’ bilgisi en başta her mevsimin ‘güzel günleri’ni göz önüne getirir. Bu nedenle olsa gerek yemyeşil dağları tepeleri bahçeleri görünce ‘cennet gibi’ benzetmesinden kendini alamaz insan. Cennet, göçebeliğin tarihi başlamadan önceki zaman dilimi…

Ruhun ait olduğu yerden kopmasına dünya deniliyor. Göçebeliğin en başından sonraki önemli durak ‘doğum’ oluyor. Dünyaya temas ‘hasret’in başlangıç çizgisi. Göçebeliğin en küçük birimi olarak da görülebilir en büyük olayı olarak da. Çizgi başlamadan ‘özlem’ başlamaz. Aslında çizginin başlangıcında asıl başlayış vardır. İlk başlangıç sonraki başlangıçların da başlangıcı. Göçebeliğin bu dünyaya ait bütünlüklü varlık göstermesi başlangıcın varlığa karışmasıyla mümkün olur. Her hayat yeni bir ‘göç dalgası’ getirir. Ruhun kıyılarından dünyaya açılan yepyeni belirsizlik…

Doğduğu şehirden uzakta olmak göçebeliğin sürekliliğini sağlayan ‘hüzünlü’ bir katkı. Süreklilik her daim kendini yenileyerek gelişir. Ruhun olmak istediği yere dönme isteğinin oluşturduğu göğünmeye ‘gurbet’ denilerek ‘denge’ sunulmaya çalışılsa da teskin olmanın imkânı gittikçe imkânsızlaşır. Göçebenin ruhunda dünya, kocaman bir ‘sıla’ olur çıkar. Nereye baksa göçebeliğini hatırlar, ne zaman göçebeliğini hatırlasa sılasını hatırlar. Her yıl doğduğu şehre gidip gelse bile ruhundaki ‘hasret’i gidermeyi sağlayamaz.

Göçebeliğin modern dünyada acımasız karşılığı mülteciliktir. Modern dünya göçebeye mülteci diyor. Daha fazla aşağılayabilmek için sığınmacı diyor. Kim kime sığınıyor? İnsanın sığınacak tek yeri kendisidir. Kendi ruhu. İnsan kendi kendisine sığınır. Kendi ruhuna sığınır. Olması gereken yerde olmayıp bunun için daima sızlayan ruhuna. Yaşadığı hayatı zorunlu nedenlerle bir yerde bırakıp başka bir hayata tutunmaya çalışan insanlar her daim göçebedir. Nereye gitseler ‘hüzün’lerini yanlarında alıp götürürler. Hüznün kaynağı hem geçmiş yaşam hem de ‘zorunlu neden’. Zorunlu neden olmasa neden mülteci olunsun? Neden göçebe?

Yarım kalmış hayatlardır göçebelik. Belki bir gün ‘dönerim’ler. Sürekli bir hayal vardır asıl vatana. Kurulan hayallere inanılmasa da. Hoş inanılsa ne yazar hayal sadece hayalken. Nedenleri hep ‘sıcak tutan’ modern dünya, göçebenin halinden anlamadığı gibi göçebeyi göçebe yaşamaya zorluyor. Göçebe yaşamaya kimi zaman savaşlarla, kimi zaman kaynakların paylaşımını adaletsiz dağıtmakla, çoğunlukla insanlıktan çıkmakla zorluyor. Ruhunu kaybetmiş dahası kendi ruhunu kendi elleriyle öldürmüş modern dünya, ruhunu ve ruhunun kaynağını koruyanlara daima ‘savaş’ açıyor. Midesinden başka bir varlığı olmayan modern dünya, göçebeleri midesine indirmekle yok edeceğini sanıyor. Oysa göçebelik, ruh sahibi insanlara özgüdür. Göçebelik ruhu olmaktır. Ruhtan kopmamak.

İnsanın geldiği cennete dönmesi muhtemeldir!