Göçe ve göçmenlere bakışımız

Abone Ol

Son günlerde önemli gündem maddelerimizden birisi haline gelen göç ve göçmenler konusunu ciddiyetle ele almamız gerekiyor.

Bunun için ise her şeyden evvel, konunun çerçevesini doğru şekilde belirlemek gerekiyor.

Bu kapsamda ilk sormamız gereken soru; “Bugün insanlar niçin göç ediyor” sorusudur.

Elbette göç insan hikâyesinin bir parçasıdır ve tarih boyunca nice değişim ve dönüşümlere etki etmiştir.

Mekke’den Medine’ye Hicret’in ya da Kavimler Göçü’nün insanlık tarihine ne denli etkilerde bulunduğu herkesin malumudur.

İnsanlar tarih boyunca çeşitli vesilelerle bir yerden başka yerlere doğru hareket etmişlerdir. Bununla birlikte bugün sorduğumuz soru güncel bir sorudur.

Afganistanlılar ya da Suriyeliler niçin kendi ülkelerinden ayrıldılar, mevcut hayat düzenlerini bozarak başka ülkelere göç ettiler?

Bugün göç/göçmenler konusundaki hâkim söylemlere bakıldığında bu sorunun hakiki anlamda merkeze alınmadığı görülüyor.

O yüzden de cevaplar ya da tepkiler isabet edemiyor.

Açıkça ifade etmek gerekir ki, bugün göç ya da göçmenler konusunda konuşan herhangi bir kimse şayet sanık sandalyesine Siyonizm’i oturtmuyorsa meselenin özünü kavrayamamış demektir.

Suriye’den, Afganistan’dan gelene kızarken Suriye’yi ya da Afganistan’ı işgal edene ses çıkarmıyorsa bakış açısında sorun var demektir. 

Suriye’de, Yemen’de, Afganistan’da ve Irak’ta başlatılan, İran ve Türkiye’ye sıçratılmak istenen yangınları Büyük İsrail Projesi’nden bağımsız düşünüyorsa güncel yanılgıya düşmüş demektir.

Güncel yanılgıdan kastımız, medya kanalları üzerinden servis edilen değerlendirmelerin etkisi altına girerek belli çevrelerin gözlüğüyle olaylara bakma hatasıdır.

Şunu net bir şekilde belirtmek gerekiyor ki, esasında yaşadığımız süreç uzun yıllardır yürütülen bir planın son aşamalarıdır.

İlk aşamada, 11 Eylül 2001’de İkiz Kule Saldırıları bahane gösterilerek İslam dünyasında başlatılan operasyonlar ve işgaller aracılığıyla ilk on yılda ülkelerin yönetim kademeleri dizayn edilmeye çalışıldı.

Ne var ki, bununla istedikleri sonuca ulaşamayan ve özellikle toplum içerisinde şuurlu kesimlere nüfuz edemeyen çevreler planlarını değiştirmek durumunda kaldı.

Bu bağlamda 2010 sonrası dönemde, İslam ülkelerinde Arap Baharı adı altında toplumsal yapıyı hedefe alan ayaklanmalar başlatıldı ve İhvan gibi yapılar bu sürece dâhil ettirilerek hataya zorlandı.

Bugün İslam ülkelerinde İslami hareketler oldukça sıkıntılı bir süreç yaşamaktadır. Birbirleriyle iletişimi kopan İslami hareketlerin her biri güncel yanılgının etkisi altına girmeye başlamıştır.

Hâlbuki iyi bilinmelidir ki, Siyonizm’in hedefinde Arz-ı Mev’ud hayaliyle Büyük İsrail Projesi bulunmaktadır. Bu kapsamda önlerinde engel gördükleri tüm unsurları ortadan kaldırmak ve bölge ülkelerini küçük parçalara ayırarak kolay lokma haline getirmek onlar açısından adeta bir amentüdür.

Dün bu niyetlerle Afganistan’ı işgal ederken sıranın Irak, Suriye, İran ve Türkiye’de olacağını saklama ihtiyacı bile hissetmemişlerdir.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin hedeflerini açıklayan Condolizza Rice’in meşhur ifadesiyle Fas’tan Endonezya’ya kadar 22 İslam ülkesine demokrasi(!) getireceklerini duyurmuşlardır.

Ne yazık ki, Irak ve Suriye, demokrasi vaadiyle, süreç içerisinde tarumar edildi, sonu gelmeyecek türden istikrarsızlık ve belirsizlik sarmalına mahkûm edildi. Ülke içinde farklı kesimler birbirine düşman edildi.

Milyonlarca Iraklı, Suriyeli, Afganlı diğer İslam ülkelerine göç ettiği halde gittikleri ülkelerde Müslümanlarla halen sağlıklı bir iletişim kuramadı.

Suriye konusunda Müslümanların ABD ya da Rus müttefikliği tercihini kabullenmesi, Türkiye’de son dönemde İslami hassasiyete sahip kesimlerin dahi İran düşmanlığına yönlendirilmesi, İran’da Fars milliyetçiliği merkezli Şiacı söylemin yaygınlaştırılması gibi gelişmeler ise adeta normal gelişmeler olarak sayılmaya başlandı.

Elbette bütün bunları karamsar tablolar çizmek ya da Siyonist emeller karşısında havlu atmak gayesiyle belirtmiyoruz. Türkiye’ye son yıllarda yönelen göç dalgasını, Siyonizm’in İran ve Türkiye merkezli muhtemel planı kapsamında değerlendirelim, buna göre strateji belirleyelim diye ifade ediyoruz.

İran ve Türkiye’de demografik yapının değiştirilmesi bağlamında, Suriye ve Afganistan üzerinden çeşitli grupların yönlendirilmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Unutulmamalıdır ki, Suriye konusunda yıllar öncesinden uyarılarda bulunan Erbakan Hoca, aynı açıklamalarında peşi sıra İran ve Türkiye’nin birbirleriyle çatıştırılma planlarından da bahsediyordu.

Göç hareketlilikleri bu çatışma ortamının ön hazırlığı olarak değerlendirilebilir. Bu durum, her zamankinden daha fazla uyanık olmaya, ülkemizin ve insanlığın saadeti için çalışmaya mecbur olduğumuzun ispatı hükmündedir.