Doğruyu söylemek lazım… İlk zamanlar, çok doğru tespitler, tedaviler, öngörüler yapılmıştı. Yola çıkılırken, kimi bakış açıları, yorumlar doğruydu.
Heyecan, idealizm… İnanç vardı. Bunların yaşama, emeğe yansıması pozitifti. Farklı kesimlerde, umut canlı ve sahiciydi. Neden? Sistemin dövdüğü adamlar işbaşındaydı. Ve mazlumların içinden gelmişlerdi. Elbet, zulme karşı, kötülüğe karşı, sömürüye ve keyfiliğe karşı gerekeni yapacaklardı.
Hatta askeri vesayet konusundaki zincirler de kırılacaktı. Ülkenin kaynakları, birkaç ailenin, şirketin elinde olamazdı. Hatta bir küme insan, ülkenin istikbaline hükmedemezlerdi.
Milletin aklı, çözüm bulmakta yeterdi. Millet ne derse o olurdu. Allah’ın ve milletin üzerinde hiçbir güç olamazdı. Kabul de edilemezdi.
Para, her ele değmeli, mümkün oldukça, geniş kesimler arasında dolaşmalıydı. Adaletli bir gelir dağılımı gerçekleşmeliydi. Millet, yeraltı ve yerüstü kaynaklarından adil bir şekilde faydalanmalıydı.
Adalet. Herkes için vaki olan… Herkesi tartan bir aletten öte mana taşımalıydı.
Hukukun üstünlüğü mühimdi. Sorumsuz, kendini milletin üstünde sayan, ekâbir sınıflar asla olamazdı. Son söz de, ilk söz de milletindi. Anadolu’nun yanık yüzlü… İnançlı kadroları, insanları, bu ülkenin asıl sahipleriydi. Savaşta, ön safta mücadele edenler, barışta da ön safta olacaklardı.
Şimdi… Kimi iddialar, inançlar eskidi. Unutuldu. İbn Haldun haklı çıkıyor ne yazık ki. Devletle tanışanlar, idareye çeki düzen vereceklerine, devletin ezelden getirdiklerine razı oldular… Hâlbuki devlet, tek başına bir mana teşkil etmezdi. Devlet, milletin mutlu yaşaması için vardı. Bu yüzden var olmuştu.
Bu gerçekle hareket etmek lazım iken, devletle yaşama arzusu duyanlar, dünü unutur oldular. Bu acı verici bir haldi. Söylenenler, iddialar, hayaller, davalar silikleşti…
İlla da iktidar olmak mı, işi şeyler yapmak, adaleti her halükârda ayakta tutmak mı? Arabesk bir anlayış, insanları renksizleştirince, hayal ülkesi kaybolup gitti…
İçeriye doğru bir büzüşme, içeriye doğru bir bakış açısı yoğunlaştı. Hâlbuki dünya ve âlem çok farklı kültürleri, nazarları içeriyordu. Her çiçekten bal alınmalı. Her sözden dersler çıkarılmalıydı… Her, iş bize ilham vermeli. Doğruları almak, Müslüman’ın yitik malı olan bilgiye ulaşmak en doğrusuydu…
Üzülerek ifade etmeliyim ki… Açılmak. Daha büyük açılara oturmak varken, sırf günü kurtarmak, bulunduğumuz makamları, statüleri korumak adına… İçeriye. İçeriye doğru büzüşmekteyiz.
Gelişme, sadece bir evde hapsolmakla… Bir pencerenin kenarına oturup, gördüklerimizi, gerçek sanmakla mümkün değildir.
İmam-ı Gazali’nin fil örneği ne güzel… Âmâların fili tariflerine düşmemeliyiz.
Daha çok açılım… Ama bilgiye, teknolojiye… Hukuka, adalete açılım… Daha çok vicdan, daha çok merhamet. Daha çok hukuk… Adalet…
Hakikate giden yol budur… Ülkenin kalkınması… Büyümesi... Güçlenmesi. Diğer ülkeler nezdinde, saygıdeğer olması, daha çok adaletle. Daha çok fikir hürriyetiyle. Daha çok kucak açmak, dünyanın genişliğine nazar etmekle mümkündür…
İçeriye değil, daha çok dışarıya kol açmak… Her tarafa açılmak… Kafayı yukarı kaldırmakla, gelişme ve saadet sağlanabilir.
Büzüşerek, kendi hanemize hapsoluruz ki bu, yavaş yavaş küçülmektir…