İlker Bey Kardeşim namına…
Bazen yoruluyoruz ve yıpranıyoruz. Bazen de bıkıyor ya da sıkılıyoruz. Ya da bazen endişe ediyoruz. Veyahut küsüyor ya da kızıyoruz.
Peki, buna hakkımız var mı? Ya da varsa ne kadar var?
1. Kul olarak aciziz. Bu yüzden üç güne kadar taziyeye yani üzülmeye, üç güne kadar da küskün kalmaya hakkımız var. Hatta korkmaya ve endişelenmeye de hakkımız var. Ancak belli bir noktaya kadar ve belli şartlarda sadece!
2. Karşımızdaki ile kötü olacağımız veya karşımızdakini düzeltelim derken kendimizi kaybetme endişesi taşımaya başladığımız anda da yollarımızı güzellikle ayırmaya hakkımız var. Mesela iş ortaklığı gibi! Eğer ortaklığa devam etmek, kendimize zulmetmemize ya da Allah’ın koyduğu ölçüleri aşmaya sebep olacaksa; o ortaklığı sonlandırmak, günaha giden bir şeyden uzak durmak misali, güzel bir iştir. Fakat tüm işler gibi ayrılma ve uzak kalma işlerini de meşru ve güzel bir üslup ile icra etmek icap ediyor. Musa ve Hızır Aleyhisselamların yollarını güzellikle ayırması kıssasında olduğu gibi.
3. Hizmet ve görev anlamında, şayet verim almaktan endişe ediyor isek, kendimize daha uygun ve daha verimli ya da hizmete ihtiyaç duyan başka alanlar arayabiliriz. Yunus Aleyhisselam’a yeni bir kavim verilmesi, ortam ve alan değişikliğine güzel bir örnek olabilir.
4. Fakat diğer taraftan, verilen görevden ve hizmetten kaçmanın da meşru olmadığını bilmek gerekiyor. Bu konuda karşımıza çıkan her imkân ve her görev, yeni bir imtihan alanı demektir. Görevden kaçmanın bedeline örnek olarak Yunus Aleyhisselamın balık tarafından yutulmasında verilebilir.
5. Görevden kaçmanın meşru şartları; savaştan geri durmakla ilgili konuları anlatan Enfal suresinin 16. ayeti kerimesinde bazı genel esaslara bağlanmıştır. Başka bir birliğe katılmak ya da tekrar toparlanmak için savaştan geri çekilmek ya da geride kalmak. Bu iki şartın haricinde, sorumluluklardan kaçmaya asla müsaade yoktur.
6. Bu yüzden dini, sivil ve resmi sorumluluklarımızı; daha iyi bir hizmet alanı bulmadıkça ya da o alanda faydalı olma özelliğimizi kaybetmediğimiz sürece terk edemeyiz.
7. Küsmek, kızmak veya alınganlık göstermek de yine sorumluluklarımızı ifa etmemize bahane değildir. Örnek olarak; çocuklarımızı terbiye edip güzel şeylere yönlendirirken, asla onların bize sevgi göstermesini bekleyemeyiz. Zira çocuklarımıza ve ailemize; “şunu yap, bunu yapma” derken, onların bizi her zaman severek ve isteyerek dinleyeceklerini bekleyemeyiz. Zira insan, kolay ve rahatına düşkün olanı tercih eder. Bu durumda, çocuklarımıza kızarak onlara karşı görevlerimizi terk etmemiz veya evlatlarımızı reddetmemiz mümkün değildir. Hak, sorumluluk ve ilişkileri tayin eden, Yüce Mevlâ’dır.
8. Biz, sorumluluklarımızı, karşılığını sorumlu olduklarımızdan bekleyerek yapmıyoruz. Hem dünya hem de ahiret işleri için geçerli olan budur. Örneğin bir memur, hizmeti, karşılığını devletten aldığı hak ve yetkiler için ifa eder. Ama tabi ki burada insanları incitmeden ve gönül hoşluğu ile görevlerini yapmayı tercih eder. Ahiret ile ilgili her türlü işimiz de böyledir. Biz, her türlü hayır işini, insanların iltifatları ya da teveccühleri için değil Allah’tan korktuğumuz için yaparız. Yaptığımız işlerde de insanları memnun etmeyi değil Allah’a hesap vermeyi esas alırız.
9. İmama ya da cemaate kızarak, cemaati terk eden kişinin, Allah’ın emrini terk ettiğini her zaman hatırda tutmamız gerekiyor.
10. Peki ya terk edilirsek? Ya yalnız bırakılırsak? Unutmamak gerekiyor ki insan, yalnız doğar ve yalnız ölür. Öldüğümüzde kimse bizimle ölmez. Tıpkı bizim, sevdiklerimiz öldüğünde, yaşamaya devam ettiğimiz gibi. Mahşer kalabalığında yalnız olacağız. Kimse kimseyi düşünmeyecek. Hesap anında da! Sırat’ı geçerken de. Ta ki, cennete girip de huzura erişinceye kadar.
11. Peki ya yaptıklarımızın karşılığı? Ya hizmetlerimiz? Onca hizmet edip de tüm birikimlerimizi başkalarına mı bırakıp gideceğiz? Tabi ki evet! Tıpkı mirasımız gibi. Onları biriktirip bizden sonrakilere bırakacağız. Ve onlar, bizim kazandığımız malları gönüllerince harcarken, bize bırakmayacaklar. Hatta çocuklarımızı, eşimizi, sevdiğimiz tüm şeyleri bırakarak ölmüyor muyuz? Hatta daha hayattayken çocuklarımız, elimizden kayıp gitmiyor mu? Bunlar gibi kurumlar ve diğer makamlar da bize emanet. Onlar bize ait değil. Bize sadece yoldaş! Ve her şey geçip gidecek. Geriye kalan tek şey, Mevlâ’nın rızası. Mevlâ’nın rızası ise; makama, mala ve diğer her şeye sahipken; bunların hakkını vermek ve bunlarla ilişkisini Allah Teâlâ’nın emrettiği şekilde yürütebilmek. Yoksa bizim yaptığımız tüm binalar, biriktirdiğimiz mallar, yazdığımız kitaplar, kurduğumuz kurumlar… Hepsi uçup gidebilir. Ya da başka amaçlarla kullanılabilir. Biz, sorumluluklarımızı yerine getiriyorsak asla kaybetmeyiz ve kaybetmeyeceğiz.