Gerçekleri perdelemek

Abone Ol

Ankara’da NATO Zirvesi yapıldı ve memlekete dair tüm gerçeklikler bir kenara bırakıldı, adeta başkentin “görülmesi istenmeyen” gecekondu veya kötü bina manzaralarını kapatan paravanları, gerçek gündemin de üzerine örtülüverdi.

“Neden NATO’ya mecburuz?”, “NATO’dan bugüne kadar ne fayda gördük?”, “NATO, hangi amaca hizmet diyor?”, “İslam alemi olarak ABD’nin ve Batı’nın amaçlarına hizmet eden NATO’ya bir alternatif gerekmez mi?” gibi bir sürü soru yanıt beklerken, NATO Zirvesi düzenlemekten dolayı görülmemiş bir “gurur” ve “övünç” duyulur oldu, “tarihin en önemli zirvesi” gibi sıfatlarla tüm medyada NATO güzellemeleri yapıldı.

Bugüne kadar tek bir faydasını görüp görmediğimiz bile tartışmalı olduğu halde, İslam alemi lehine tek bir iş yapmayan, aksine aleyhine çalışan bir oluşumu, üstüne üstlük yeni dönemde tamamen ve alenen Trump’ın aparatına dönüştüğü halde bu kadar kutsar hale gelmek, başlı başına sorunlu değil midir? Ne ara bu kadar Batıcı, Amerikancı bir çizgiye kayıldı, ne ara bu kadar NATO’cu olundu?

Saadet Partisi’nin “NATO’ya hayır” afişleri bile Kabahatler Kanununa aykırı bulunarak cezalandırılıyor ve bu bile kimseleri rahatsız etmiyor. Tüm dünyanın nefret ettiği, İsrail’in yegane ve baş destekçisi Trump’ın aparatına dönüşen NATO’dan ne gibi bir fayda umulabilir acaba?

NATO’ya hoş gözükebilmek adına üstü örtülen gerçekliklerimizin benzerini ekonomide de yaşıyoruz. Ekonomide 7-8 yıldır süren “büyük sıkıntı” gündem olamıyor bile. Hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısının da ötesinde, gelip geçici bir krizden de öte bir dönüşüm, bir yapıbozum, toplumsal sınıfları tarumar eden bir servet transferi ve ücretlilerin, emekçilerin geleceklerinin rantiyeye ipotek edilmesi gibi bir durum yaşanmakta. Kriz kelimesi bu yaşananları açıklamaya yetmiyor.

3 seneden beri uygulanan bir kemer sıkma programı söz konusuyken, ki buna kim dayanabilir, ortada anlamlı bir netice dahi yok. Haziran 2023’teki yüzde 38 seviyesinden bugün yüzde 32’ye düşebilen bir enflasyon var, ancak hayat pahalılığı katlanarak artmış ve milyonlarca insanı da tam manasıyla perişan etmiş durumda. Geçim meselesinin resmen “hayatta kalabilme”ye evrilmesi söz konusu. Açık bir politika başarısızlığı var ortada.

Enflasyonu talep üzerinden okuyarak “yüksek faizle talebi kısar, enflasyonu düşürürüz” kolaycılığının geldiği nokta, iyiden iyiye semiren rantiye, yattığı yerden kazanç sağlayan faizciler ve bankalara muhtaç edilmiş milyonlar..

Türk-İş'in açlık sınırı rakamı olan 35 bin lira, asgari ücretin yüzde 25 üzerinde. 116 bin lira olarak hesaplanan yoksulluk sınırı rakamı ise milyonlarca insan için hayallerin de ötesinde. Asgari ücretle çalışan 4 kişilik bir aile, yoksul sayılmak için gerekli rakama bile ulaşamıyor.

Memurlar, özellikle de büyükşehirlerde karı koca çalışırlarsa ancak geçinebiliyorlarken, tek maaşlı ve kirada olanlar ise günü kurtarmaya uğraşıyor.

Emeklilerin hali ise Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir sefalet ve ibret tablosu barındırıyor. En düşük emekli maaşı alanların sayısı geçen sene 4 milyonken bu sene 5,1 milyon kişiye yükselmiş. 23 bin 552 lira gibi komik bile sayılamayacak bir rakamla insanların yaşaması bekleniyor. Hele bir de kiradaysa, emeklilerin yaşayabilmek için çalışması kaçınılmaz. Nerede kaldı o zaman emeklilik!

Kira meselesi ise alenen toplumsal bir soruna dönüşmüş durumda. Büyükşehirlerde kiralar, ortalama maaşların bile yarısından fazlasına karşılık gelebiliyor, hatta geçiyor da.. İnsanlar önce şehirlerin çevrelerine sonra da fırsatını bulabilirse şehir değiştirmeye doğru gidiyor.

Türk ekonomisi ve halkı krizlerle yaşamaya alışkın ama bu son 7-8 yıldır yaşananlar bir krizden çok daha kapsamlı, çok daha çetrefil ve tahrip edici bir süreç. Ve işin kötüsü, tüm bu realitenin üzeri, adeta NATO perdelemeleri gibi örtülüyor, halkın önüne ilgisiz tartışma ve övünç meseleleri atılıyor sadece.