Gerçeklerden korkmayın

Abone Ol

Bir yazıya oturursunuz, küçük bir araştırmadan sonra bir de bakarsınız ki sizin yazamaya niyetlendiğiniz şeyi birileri erken davranıp yazmış bile. Gerçeklerin ansızın ortaya çıkmak gibi bir özelliği vardır. Her köşe yazarının altını çizdiği noktaları alt alta dizin, bütünlüklü bir makale oluştuğunu görürsünüz. Gerçeklerden kaçmak kalem ehli için öyle kolay bir şey değil anlayacağınız. Şimdi üşenmeyelim ve aynı gün çıkan çeşitli gazetelerin ara sokaklarında turlayalım. Önce Yeni Şafak gazetesine uğrayalım. Hasan Öztürk’ün köşe yazısının önünde hiçbir yere sapmadan şöyle bir teşehhüt miktarı duralım. Hasan Öztürk açık konuşmuş : “Belediyeleri küçük iktidar alanlarına dönüştürmüş olanlar o alanı terk etmemek için büyük bir çabanın içerisinde. Hatta bazıları haddini aşarak ‘tehdit’ etme cüretini bile gösteriyor” (Küçük İktidar İhtirası, büyük hırslar ve yaklaşan son- 17 Ekim Salı-Yeni Şafak)

Bu küçük iktidarlar odaklarını oralara kim yerleştirdi ve gözler önünde cereyan eden bu iktidar kavgasına neden hiç kimse karşı çıkmadı? Bu soruyu sorup yolumuza devam edelim. Yine Yeni Şafak’ta Tamer Korkmaz korkusuzca ABD ve İsrail ’i işaret ediyor. ‘Asla’ başlıklı yazısının sonu gerçeklerin ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın saklanamamak gibi bir tarafı olduğunu ortaya koyuyor: “Haçlı Siyonist İttifakı’nın lokomotifliğini yapan ABD-İsrail tandemi; bu barbar, zalim, kandan beslenen devletlerin en başında gelir!”

İyi de bunu bilmeyen mi var? Önemli olan hafif bir tebessüm ettiklerinde bunların dost oldukları zehabına kapılıp oyuna gelmemektir. Köşemizi takip edenler sosyal sorumluluklar noktasında köşemize çekilmediğimizi bilir. En çok da gençlik-mağdurlar ve din konusunu masaya yatırmışızdır. Ne yazık ki masaya yatırdığımız konular müşterek duyarsızlıklar yüzünden masadan kalkamadı.

Bin beş yüz kere söylediğimiz gerçeği aynı günkü gazetede İsmail Kılıçarslan söylemiş, lütfen kulak verin: “Kusura bakılmasın ama bugün itibariyle dindarlığımız ve/veya bizim dindarlık olarak vehmettiğimiz şey dine karşı negatif ya da nötr insanların dinle temas etmesini sağlamak yerine din fikrinden uzaklaşmalarını sağlıyor. Dileyen Türkiye ’deki ateist/deist oranlarının yıllar içerisindeki artışlarına bakabilir. Ne? Yoksa onu da mı çalışmadık?” Şimdi buradan bir soru da İsmail’e soralım: Sorumluluğa çağırdığınız ve ‘biz’ dediğiniz kim? Karanlıkta elinizle yakalamaya çalıştığınız derin bir boşluğun dışında ‘biz’ diyebileceğiniz ne var?

Fazla zorlanmadan isterseniz bunun cevabını da ‘Nehir Yetmez Umman Söyleşiler Gerek’ başlığıyla aynı gün yazan Leyla İpekçi’nin şu satırında arayalım: “Susuyor ve ah diyorum. İçimizde ne oluyorsa, başımıza o geliyor.” Bir gün geriye doğru giderek 16 Ekim Pazartesi günkü Ayşe Baykal ’ın Hürriyet gazetesindeki köşesinde ifade ettiklerine bir bakalım: “(Muhafazakâr) Erkekler yıllarca başörtülü eşlerine ‘uhrevi sorumluluğu’ yani dinin yükümlülüğü ve ahlak bekçiliği ve çocuklarının sorumluluğu gibi görevler yükledi. Başörtülü olmayan kadınlarla da dünyevi hazları paylaştı.”

Bu cümleler hiç alınganlık yapıp komplekse girmeden düşünmemiz gereken satırlar. Dışından ‘olur mu öyle şey’ deyip de içinden ‘külliyen doğru’ diyeceklerimiz de az olmayacaktır. Artık süprüntülerimizi altına süpüreceğimiz genişlikte halılarımız da yok. Hoşumuza gitmeyen şeyler de gerçektirler. Sadece bir günlük köşe yazılarında serdedilen duygu ve düşünceleri ortaya koysak hastalıklarımızın kökenine inebiliriz.

Aslında söz konusu olan sıkıntılarımız olunca ayrı dillerden de olsa aynı şarkıyı söylüyoruz. Sıkıntının dilini teke indirgemeye gerek yok. Istırabımızı birbirimizin yüzünden rahatlıkla okuyabiliriz. Farklı ortamlarda konuşup yazmak gerçekliği değiştirmez. Ortak noktaya temas etmek, müşterek kaygılar gütmektir asıl olan.

Köşemizin imkânları ölçüsünce birkaç örnekle yetindik. Eminim bütün gazeteleri dolaşsak köşe bucak, bir yazının diğerinin devamı ya da şerhi olabileceğini görürdük.

Nerden bakarsak bakalım o dağ o dağ ve o deniz yine o denizdir.