Gerçek siyasal özgüven inşası

Abone Ol

Son yazımızda Türkiye’deki siyasal tıkanıklığın kodlarını partilerin temel işlevleri üzerinden okumaya çalışmış; temsil ve kadro krizinin ana akım siyaseti nasıl bir "günü kurtarma" uyuşukluğuna ittiğini vurgulamıştık. Yazıyı noktalarken işaret ettiğimiz o "kökü mazide yeni siyasetin doğum sancısı", bizi kaçınılmaz olarak bugün en çok muhtaç olduğumuz o tek kavrama çıkarıyor: Toplumun aradığı güveni yeniden inşa edecek olan gerçek siyasal özgüven!

Türkiye'de bugün siyaset sahnesine yansıyan en büyük yanılgı; yüksek sesle konuşmanın, rakibe hoyratça meydan okumanın ya da eldeki gücü acımasızca kullanmanın "özgüven" zannedilmesidir.

Oysa bu durum, özgüvenin değil; derin bir kurumsal yetersizliğin ve geleceğe dair duyulan korkunun maskelendiği popülist bir kibrin alamet-i farikası sayılmalıdır.

Siyasetimizin üzerine çöken karabasanı dağıtmak istiyorsak, ki bu bir tercihten öte zorunluluktur, önce bu sahte özgüven ile kurucu özgüven arasındaki silikleşen çizgiyi yeniden kalın çizgilerle belirginleştirmek durumundayız.

Gerçek siyasal özgüven, hamasete ya da kuru gürültüye hapsetmez kendisini. Tam aksine, durumun doğru analiz edilmesinden, liyakatten ve arkasındaki fikri derinliğin farkında olunmasından beslenir.

Haklılığını bağırma katsayısıyla değil, ürettiği politikanın akla yatkınlığıyla kanıtlar.

Suçu başkasına atmaz, sorumluluk alır ve bedel ödemekten de çekinmez. Doğru olduğunu bildiği ama anlaşılamadığını gördüğü politika ya da söylemler sonrasında “keşke yapmasaydık ya da aslında şöyle demek/yapmak istemiştik” savunmaları yerine fiilin arkasında durmaya cesaret gösterir.

Kadrosunu ciddiye alır ve tek bir bütün haline getirme konusunda içeride güven duygusunu güçlü bir biçimde inşa eder. Eleştirilmekten korkmaz, eleştiriyi içeride kuracağı inşanın harcı haline getirir. Bunun için eleştirel yaklaşanları kişisel bağ ile kendisine bağlayacak kanalları açmayı akleder.

Anket sonuçlarına göre söylemlerini belirlemez, elbette anketlerden yararlanır ama hakikatin dile getirilmesi ve tarihi sorumluluğun tatbiki noktasında anketlerin esaretine düşmez.

Bunun için de önce sabitelerini doğru bir şekilde belirler. Bu sabiteler ışığında yapılması gerekenlere yönelik yol haritasını hazırlar ve bunu kuvveden fiile dönüştürecek kadroları yetiştirmeye yoğunlaşır.

Bugün Türkiye’de siyaset bu kurucu özgüvenin arayışı içerisindedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2002 yılında kurgulamayı başardığı kurucu özgüven bugün “iktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır” sözünü doğrularcasına boşlukta salınmaktadır.

Mevcudun içerisinde Erdoğan’ın halen öncü gözükmesi, doğallığını kaybetmiş olması gerçeğini değiştirmemektedir. Bunu henüz alternatif kurucu bir özgüven inşası olmamasına bağlamak daha gerçekçi olacaktır.

Yine mutlak butlan sonrası kamyon kasası ve mikrofon metaforu üzerinden özgüven inşa etmeye çalışan Özel’in sahiciliği de genele değil parti içine dönük bir kurguya yönelmesinden ötürü boşlukta salınmaktan kurtulamamaktadır.

İktidarın yorgunluğu ve ana muhalefetin kendi içine dönük bu kısır döngüsü arasında kalan "özgüven boşluğu", ilk bakışta umutsuzluğa düşmeye, ye’se kapılmaya neden olabilir diye düşünülebilir.

Toplumun apolitik bir ruh haline girmesi ve siyaset kurumundan umudunu kaybetmesi bunun işareti de sayılabilir.

Ancak tarih bizlere şu gerçeği her zaman hatırlatır.

Asabiyetini kaybeden her topluluk kaybolmayla karşı karşıyadır. Ta ki, o topluluğun içinden asabiyesini yeniden kuşanan bir zümre çıkana kadar!

Evet, siyasetin bugün yaşadığı tıkanıklık Türkiye’nin değil mevcut siyasetin yorgunluğunun alameti ve siyasal hayatta son demleri olarak sayılmalıdır.

Türkiye’nin ikili siyasal yapıya maruz bırakılmaya çalışıldığı günlerde ortaya çıkan ve alternatif yol haritasını ortaya koyan Millî Görüş hareketi, yakın dönem tarihimizde önemli bir örneklik teşkil etmektedir. Gerek 1969 sonrası dönem gerekse 12 Eylül yasakları sonrası 90’lara damgasını vuran gelişmeler ile Erbakan Hoca’nın inşa etmeyi başardığı sahici ve kurucu özgüveni bunun ispatı olarak gösterilebilir.

Kendi sabitelerinden taviz vermeden kitleleri kucaklayabilecek; kalabalıklara sadece duymak istediklerini değil, ülkenin hakiki ihtiyaçlarını anlatabilecek cesarete sahip kadrolar, bu topraklarda her zaman karşılık bulmuştur. İhtiyacımız olan şey yeni bir logo, yeni bir slogan ya da süslü bir kampanya değil; sarsılmaz bir iradeyle o kurucu özgüveni yeniden kuşanmaktır.