Gelinen nokta serzeniş…

Abone Ol

Gelinen nokta yine “faili olmayan eleştiriler”, dozu artmış ama muğlak sitemler, serzenişler, “ne hale geldik”ler… Yapılan herhangi bir yanlışa bile ses etmemeyi erdem sayarak, desteklemeyi görev bilerek, yanlışa yanlış demeyi bile ayıp, günah, yasak sayarak varılan yer, bugüne kadar kınanan ne varsa hepsinin bir toplamı. Hak, hukuk, adalet, erdemi önemsemeye önemsemeye, “işi ehline ver” buyruğuna muhalefet ede ede, varılan nokta resmen saçma sapan bir nokta!

İktidar olmayı, güce hükmetmeyi, ideal ve prensiplere, bir zamanlar dava olarak adlandırtılan bir mücadeleye tercih etmenin neticesi, elbette ki bir başıbozukluk, bir garabet, bir acayip hal olacaktı. Ne yaptığını bilmez halde olan, kafasının içi bomboş, hiçbir ideali olmayan, yediği önünde yemediği ardında, zorluk bilmeyen, mücadeleden anlamayan, keyfi rahatı yerinde, gücün yörüngesinde konumlanmış bir gençlik manzarası mesela. Derdi, çilesi olmayan, partiye “yanlamış” babasının bir anda oluşan servetine güvenen, emek harcamayı saçma bulan, sosyal medyada popüler veya fenomen olmayı her şeyin önünde gören, bu uğurda her türlü ahmaklığı yapabilen kızlar, erkekler… Müsebbibi kim? Kimi örnek aldı bu “kayıp nesil”? Cevabı herkes biliyor.

Her hatada bir hikmet, her yanlışta bir marifet araya araya bu noktaya gelinecekti tabi ki.. Evet, “marifet, iltifata tabidir” ama ortada herhangi bir marifet olmadığı halde iltifatlar sıralaya sıralaya tabi ki bu noktada olunacaktı. Yanlışı görüp de hala iltifat faslında bulunmanın neticesi değil mi bugünkü durum? Bugünkü serzenişler, sitemler, “neden bu haldeyiz?”ler boşunadır bugün.

Bir düşünün; ülkede bir ekonomik kriz var ve sırf devletin zirvesi aksini düşünüyor diye bu krizi iliklerine kadar hissedenler bile ağızlarını açıp bir şey demiyor, diyemiyor.  Milyonlarca garip gurebanın, fakir fukaranın hakkını savunmayıp da, siyasi iktidara “yanlamanın” neticesidir bugünkü durum. Doğru olmadığını bildiği halde “doğruymuş” gibi ahlaken çökmüş bir medyanın “üretilmiş gerçeklerini” hararetle savunmanın sonucu tabi ki bu olacaktır.

Bu ekonomik zorluk atmosferinde, 400-500 milyon dolarlık uçak alımına bile laf edemeyenler, bugün çıkıp da dinden, diyanetten, ahlaktan, “nereye bu gidiş”ten falan bahsetmeye hakkı var mı? “Neden böyle olduk?” serzenişleri, sitemleri ne kadar samimidir bu durumda? “Elin gavuru”, yani Avrupalısı belli bir miktarın (ki olsun olsun 500-600 euro) üzerine hediye kabul etmezken; elin Latin Amerikalısı (Meksika Devlet Başkanı) “halkım yoksulluk içindeyken ben 200 milyon dolarlık uçağa binmem” derken, çıkıp da tek bir çıt bile edemeyenlerin ne hakkı var bugün “neden bu hale geldik?” demeye? Belli ki menfaat, hakikatten önceymiş demek…

“İşi ehline verin” buyruğuna muhalefetin neticesi budur işte. Partiden giden CV’leri, referans olan kelli felli makam sahiplerini, ulufe gibi dağıtılan makamları “işi ehline verin” buyruğuna tercih edince elbette bu noktada olunacaktır. Bir devlet, kamuya eleman alımını “parti üzerinden gelen CV” gibi bir kepazeliğe indirgiyorsa, orada herhangi bir şekilde hak, hukuk, adaletten bahsedilebilir mi? Bundan ala bir zulüm olur mu?

Bir siyasi partiyi, neredeyse “kutsal” gibi göre göre, en ufak bir eleştiriyi bile düşmanlık, bozgunculuk, fitnecilik saya saya tabi ki bu noktaya gelinecekti. İstişareyi kaldırıp atmanın, insanları önemsememenin, “her şeyi tek bir şeye” bağlamanın, güçlü olmayı haklı olmaktan önemli görmenin neticesidir bunlar. Ne yazık!

Ve asıl yazık olan ise, bunca yıllık emeğin, birikimin, mücadelenin, para, makam, güç uğruna çöpe atılması; dava, ideal, prensip yerine ucuz ve hamasi siyasetin, güce tapınmanın, ehliyetsizlik ve liyakatsizliğin konmasıdır.

Allah sonumuzu hayretsin…