Gelinen Nokta

Abone Ol

İlgilerin azalıp veya artmasından bağımsız olarak Ortadoğu, daha özel anlamında, odağında Filistin olmak üzere, Lübnan, Irak, Suriye sorunları belirleyici ya da etkileyici niteliklerini sürdürmektedirler. Silahlı çatışmalar yer ve yön, taraf ve hedef değişiklikleriyle birlikte yavaşlayıp yoğunlaşma sürecinde yaşanmaktadır. Bu ülkelerde çatışmalar sona erse, sanki dünya siyasetinin yörüngesi kayacakmış gibi tuhaf bir algı yerleşmiştir dense yeridir. Çatışmaların, çekişmelerin, birbirlerine karşı birden patlak veren rekabetin, husumetin, beklenmedik anda sergilenen dostluk ve iş birliği ilişkilerinin bilinmesi çoğunlukla güçtür, tahmin edilmesi de yanılgılara açıktır. Zaten sorunun bu ve benzer yönleri burada söz konusu değildir.

On yılı aşkın başlayan işgal girişimleri ve değişik taraflı çatışmalara rağmen Suriye’de özenle irdelenmesinde yararlar bulunan konulardan birine dikkat çekmeye çalışacağım. Önce bir olgunun göz önünde tutulması gerektiğini belirtmekte yarar vardır. O da şu: Sorun veya sorunlar ne kadar ağır ve yoğun olarak ortaya çıksa da, Ortadoğu ülkelerinde fiili çatışmalara ve savaşlara meydan vermemek gereğidir. Elbette bu ülkelerdeki, özellikle belirli kabilelerin varlığına ve inisiyatifine dayandırılmış yönetimler, hiç beklenmedik ve öngörülmedik sorunlar çıkartma potansiyeline sahip olagelmişlerdir, hatta bunun için varlıkları zorunlu bir imkân olarak görülmüştür, bir yönüyle de kurgulanmıştır, denebilir. Suudi yönetimi nerdeyse bu türden imkân ve ihtimallerin odağı konumunda yer almış gözükmektedir. Bütün bunlara rağmen fiili çatışmalar ve savaşlara yol açmayacak bir siyaseti yürütmek gerekir, diye düşünülmelidir ve düşünülmeliydi. Ne var ki, bu olgu pek uygulanma imkânı bulmadı, bulamadı. Cumhuriyetin kuruluş sürecinden sonrasında epeyce bir zaman, Ortadoğu’nun Arap yönetimleri arasındaki anlaşmazlıklara, çatışmalara ve savaşlara Türkiye bilfiil katılmadı, belli bir tarafı tutar bir görüntü vermekten mümkün olduğu ölçüde uzak kaldı. Böylece yakın zamana, yani Irak ve Suriye’nin işgal edilme girişimine kadarki süreçte, bir tür hakemlik rolü adeta kendiliğinden oluşmuştu. Ancak Irak’ın ve Suriye’nin, İngiltere’nin geçmişten gelen emellerinin gerçekleştirilmesini kendi emperyal siyasetine dayanak alan Amerika’nın işgal girişimine kadar korundu bu hakemlik rolü. Özal iktidarının ve bugünkü iktidarın teşvik edici ve destekleyici tutumları, köklü bir dönüşümün önünü açtı. Bu konuların ayrıntılı bir şekilde irdelenmesinin yapıldığı pek söylenemez.

Son on yılı aşkın sürecin başlangıcında, Amerika’nın Irak’ı, özellikle Suriye’yi işgali Türkiye’nin dış siyaseti bakımından zorunlu ve milli menfaatinin bir gereği şeklinde algılandı, kavrandı, açıklandı ve o doğrultuda uygulanmaya çalışıldı. Öyle ki, Suriye’nin bir kısım topraklarına girilmesi, sorunun çözümünde kolaylaştırıcı bir unsur gibi görüldü. Açıkça dile getirilmese bile, sırf bu girişim bile, Arap kamuoyunda Türkiye’yi, Amerika’yla birlikte hareket eden bir yönetim konumuna soktu.

Çatışmaların ve savaşların başlamasından önce, Türkiye, başta Suriye, Irak, Lübnan olmak üzere, Ortadoğu, giderek Afrika ülkeleriyle iktisadi ilişkiler kurarak geliştirmeye, ihracatını artırmaya, dolayısıyla artan bir menfaat sağlamaya başlamıştı. Doğru ve yerinde olan bu imkânın karşılıklılık ilkesi gereği geliştirilmesi, güçlendirilmesi, en önemlisi de her türden çatışma, çekişme ve savaştan uzak kalınması olmalıydı. Ne yazık ki, bu yol ve imkân epeyce güçleşmiş gözükmektedir.

Bu arada, Suriye yönetimi baskılara, kuşatmalara, engellemelere, işgal girişimlerine, içte çatışmalar çıkartılmak istenmesine rağmen, belli bir direnç göstermiş, gelişen olaylara bakıldığında da bu yönde sonuçlar almaya başlamış gibi durmaktadır. Özellikle Amerika’nın işgaline karşı direnebilmesi, “milli” bir direniş niteliği kazanmıştır adeta. Bunun bir başka anlamı, emperyalizme karşı duruştur ki, “bağımsızlık savaşı” çağrışımı yapması kendiliğinden oluşur.