Gelenin Ardından Yakılan Ağıt: Işık Almayan Pencere

Abone Ol

“Işık Almayan Pencere”, Şafak Çelik’in yakın zaman önce çıkan yeni şiir kitabı. Kendisini daha ilk kitabından itibaren yakından izleyen biri olarak şiirle kurduğu takip mesafesini önemli buluyorum. “İlk Değilim Üstelik” başlıklı ilk şiir kitabından itibaren çıkan beş şiir kitabı arasındaki ortalama süreye baktığımızda iki yılı aşmadığı görülmekte. İki yıllık süreç henüz gençlik yaşlarını tüketmemiş bir şair için istikrara işarettir. Yanlış anlaşılmasın, iki kitap arası beş-on yıl geçirmiş olan şairlerin şiirin ucunu kaçırdıklarını falan söylemiyorum. Kastım şiirin şairde devamlılığı için düzenli periyotlarla yazması ve de yayımlamasının önemini vurgulamaktır.

“Işık Almayan Pencere” kitabındaki şiirler iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde şairin yer yer deneysel imkânlardan da yararlandığı “Akıntı Cümbüşü” şiiri yer alıyor. Uzun soluklu bir cümbüşe doğru akan bu bölüm şiirlerinde söz diziminin yatay ve dikey oluşuna göre değişen bir cereyan hâkim. Şehirle tabiatın bir şairde ayrı dilden konuştuğu dizelerin akışına adımımızı uyduruyoruz. Bu şiirde yürüdükçe önü aydınlanan bir şair var. Gittikçe geride bıraktıklarından kurtulup aydınlık bir atmosfere ulaşan. Bu gezgin hâli şu dizelerde yakalayınca sanki pencereye az da olsa ışık vuruyor:

“diller / insanlar / yaşamlar / öğrenebilmek. maceracı. İştahla / yaşamak isterdim. görmek insanlarını şehirlerin / ama ben o seyyah değilim / tel üstünde uyuyan / dengesinde dalgın / bırakmış akıntıda / ısınan taş.” Bu dizelerde de görüleceği gibi Şafak Çelik’in son şiirinde uzak çağrışım ve bağdaştırmalar önceki şiirlerine nazaran daha bir yoğun. Tek kelimelik dizelerin bolca kullanıldığı bu bölümde bir gizli metafor olarak şairin imge dünyasından ve muhayyilesinden akan her kelime kitabın dört bir yanına saçılan yıldızları temsil ediyor gibi. İlk bölümün son sayfasında yer alan harflerin oluşturduğu cümbüş, şairin muhayyilesine dönük görsel şiir olmaya daha yakın duruyor.

İkinci bölümde yer alan şiirler bütünlük olarak bir “Ağıtlar Kitabı” mahiyetinde. Bu yüzden “ağıtlar” başlığı altında toplanmış. Modern insanın unuttuğu bir kelime ağıt kelimesi. Çok derin anlamların yasının tutulduğu izlenimi veren “Ayna Ağıtı” şiiri acıyı büyüten her şeyi ağıtlaştırıyor. Şu dizeler fanilik duygusunu sezmiş bir bakışın erken ağıtı olmalı:

“aynam / bilirim yiteceğiz / silinecek ışık ve görüntüler / döküldükçe ayna / çoğalıp derinleşen ve ulaşan / sırt sırta biz / ve yeniden oluşacağız”

Yıllar önce ben de elimi sıcak sudan soğuk suya değdirirken tam o noktada kaybolup yok olan bir şeylerin soğuğunu ensemde hissedip “Soğuk Sulara Ağıt” şiirini yazmıştım. İnsan her yitip giden şeyin peşinden bakıp kalan tek varlık. İkinci kez yıkanamadığımız nehirlerin de burukluğunu içimizde taşıyoruz. Şafak Çelik’in “İğne Deliklerine Ağıt” şiirini okuduğumda hemen yıllar önce beni kendine çağıran bu şiir geldi aklıma. Şair de bencileyin iğne deliğinden gün sonunu, gurup hüznünü görüp kederlenenlerden: “ah gün sonu / her gün sonu / gün sonu gün sonu”

İlerlemenin de peşinden ağıt yakılabilir olduğunu modern insana nasıl anlatsak? Geride kalmanın ezikliğini kendi ruh ve bedenini telef ederek gidermeye çalışan insanın acıklı halini peşine gözyaşı salmaktan başka hangi şey daha iyi ifade edebilir ki? Şu dizenin masumiyetine bir kez daha yakından bakınız: “sen çok güzel geride kalıyordun.” Kitabın uzun soluklu şiirlerinden biri de “İki Binler Ağıtı”. Bu şiirde özgürlük, hak ve emek gaspı gibi yokluğuna peşinden gözyaşı döktüğümüz daha birçok insani haslet ve meziyet de var. Hafızayı acıyla ve zulümle uyandırmak diye bir şey var: “örtü ve katsayılar / okul kapılarında peruklar ve ikna / kırılarak büyüyen dallar.” Bu ağıttan çelişki sarmalına alet olmuş her kesim nasibini fazlasıyla alıyor: “iki binlere gelirken her sabah / tabularını / önyargılarını / batıl inançlarını / deviremiyordu hâkî paltolu sakalsız / devrimci kardeşlerim.”

Kitabın diğer ağıt şiirleri şunlar: “Uzayıp Giden Çapa Ağıt”, “Taşlaşan Fabrikaya Ağıt”, “Hamalın Yıkılan Yüküne Yaktığı Ağıt”, “Biriken Çamura Ağıt”, “Ödünç Palto İçin Gecikmiş Bir Ağıt”, “Dönmemek Üzere Olanlara Ağıt”, “Toprağına Dönemeyen Taşa Ağıt”, “Kapkara Bırakılan Toprağa Ağıt”, “Ev Bitkilerine Ağıt”.

Işık almayan pencere neresi? Belli ki bu pencere şiirsiz bir dünyanın resmidir. Tefessüh eden, çölleşen, betonlaşan yeryüzünün fotoğrafı. Kim demiş hep gidenin ardından ağıt yakılır diye? Gelenin, çağrılmadan gelenin, yok etmek ve ifsat için gelenin de yakılmış yası vardır. Buyurun:

“gelişiyorlar büyüyorlar uzuyorlar

Kendilerinden büyük gölgeleri

Gümrah gece sesleri kalır koyu karanlıklarda

Gür bitkiler gür karanlıklar bırakıyor

Ve ben hep aynı şekilde kapatıyorum avucumu

Toprağını yiyor

Saksılarda ev bitkileri”