Gelenek ve Gelecek II

Abone Ol

Dickens’ın İngiliz dünyasında görülmemiş bir şekilde üne kavuşturulmasında, mensubu olduğu dünyanın geleneğini eserlerinde başarıyla yansıtması kendi bağlamında başlı başına önem taşıyabilir. Yaşadığı dönemin siyasi ve iktisadi şartları, kamuoyunun etkisini yanına alma gereğine büyük bir ihtiyaç da duyurabilir. Çünkü İngiliz emperyalizminin egemenliği altında tutmaya çalıştığı Hindistan ve uzak doğuyla Ortadoğu ve diğer bölgelerde, en azından psikolojik yönlendirme ve desteğe ihtiyaç duyulması öngörülebilir bir durum sayılmalıdır. Dikkatli bir irdeleme, 20. yüzyılda çok kısa aralıklarla patlak veren iki büyük savaşın alt yapısı ve nedenleri 19. yüzyılın emperyalist politikalarının teknesinde yoğrulmuştur şeklindeki bir seçeneği güçlendirici niteliktedir. Fransa’nın emperyal politikalarının tahkiminde kültürel birikimi herhalde göz ardı edilemez. Bu alanda, en önemli rakip olarak İngiltere’nin böyle bir imkân seçeneğini güçlendirmemesi düşünülemezdi. Üstelik dışa açılmak için yanıp tutuşan ve aynı zamanda Bağımsızlık Bildirgesiyle Krallığa unutamayacağı bir tokat atan Yeni Dünya’nın hızlı silah çeken gücü, emperyal olabilme niyetini açığa da vurmuştu. Hatta 18. yüzyılın sonlarına doğru kuzey Afrika bölgesine ilk hamlelerini yapmış, ama Krallığın geri püskürtmesiyle, bir bakıma akamete uğratılmıştı. Tıpkı 1838’de Osmanlı Devletiyle yapılan ticaret anlaşmasında olduğu gibi. Aslında bu genel bir ticaret anlaşması değil, Osmanlı Devleti’nin şiddetle ihtiyaç içinde olduğunu sandığı yeni silah ve teçhizat alımıydı ve Yeni Dünya’nın, yani Amerika Birleşik Devletleri’nin daha uygun teklifine rağmen, reddedilmişti. Daha sonra, Anadolu’nun belli bölgelerinde faaliyet izni verilen kolejler ile ABD’nin husumet tavrının yumuşatılmasına ihtiyaten çalışılmış olmalıdır.

Elbette Dickens’ın üne kavuşmasını salt emperyal politikaların belirlediği söylenemez. Yine Dickens’ın mensubu olduğu toplumun kültür ve geleneğini maharetle edebi üslup düzleminde eserlerine yedirmesi, tutarsız bir eleştiri konusu da yapılamaz. Aksine edebiyat adına bir örnek olarak ele alınıp üzerinde çeşitli irdelemelerde bulunulması verimli sonuçlar, esin verici açılımlara bile kapı aralayabilir. Sanıyorum Zweig da incelemesinde, öz olarak sanat ile geleneğin kesiştiği noktada, temelde yatan soruna dikkat çekmek istemiş olmalıydı. Şu cümleleri bu bakımdan açıklayıcı gibidir: ”Edebi bir eserin gerek yaygınlığı gerekse derinliği bakımından dikkati çeken bu görülmemiş etkisi, ancak çoğu zaman birbiriyle çatışan iki unsurun eşine son derece az rastlanan bir şekilde bir araya gelmesiyle gerçekleşebilirdi: yani bir dâhinin, kendi çağının gelenekleriyle uzlaşmış olması ile... Genellikle deha ile gelenek arasında, su ile ateş arasındaki karşıtlığa benzeyen bir uyuşmazlık vardır. Evet, deha yeni bir geleneğin ruhunu dile getirmesi bakımından eski gelenekle çatışmak ve yeni bir neslin habercisi olduğu için de son günlerini yaşayan eski nesle karşı savaş açmak gibi ayırt edici bir nitelikle belirlenmiştir.” (age,s.218-219)

Dickens’ın eseri, İngiliz geleneğinin somut bir örneği olarak, bu geleneğin içerisinde kendisini rahat hissederken aynı zamanda bu geleneğin dört duvarı arasına rahatça yerleşmiştir (age,s.221). Ancak dehası pahasına.