“Hiçbir yazar halk arasında Dickens kadar büyük bir ün kazanmamıştır” der, Stefan Zweig “Üç Büyük Adam” adlı çalışmasında. Bu yargısını Zweig kendi gözlemine dayandırarak kurar. Dickens’in çağdaşları arasında değil, halk nezdinde başarılı ve elbette halkın sevgisine mazhar olduğunu belirterek, yargısının gerekçesini oluşturur. Öyle ki aradan elli yıl geçmiş olmasına rağmen, “Pickwick” yazarına Charles Dickens (1812-1870) diye hitap etmek yerine “Boz” adıyla yad eden İngiliz okuyucunun hayranlığını temel alır. Bu hayranlık, paketler halinde “Boz”un yeni çıkan fasiküllerini görmek için postacının geleceği günleri evlerinde bekleyemezlermiş. Böylece, bu küçük kasabada olduğu gibi, her köy, her kent, tüm ülke, hatta dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmış bulunan İngiliz dünyası, yani güneş batmayan imparatorluk, eşdeyişle İngiliz emperyalist dünyası Dickens’a sevgiyle bağlanır. 19. yüzyılda, bir yazarla toplumu arasında bu oranda yakın ve sürekli bir bağlılığın kurulduğuna tanık olunmaz. Ortaya çıkan bu ün ve onur, “bir havai fişeği gibi birden bire” parlar, ama hiçbir zaman da sönmez. İlk fasikülü dört yüz nüsha olarak çıkmışken, on beşinci fasikülde kırk bine ulaşır, yani yüzde bin artış. Almanya’ya, Amerika ve Avustralya’ya kadar yayılan ilginin arkasında Dickens’ın edebi yeteneği yanında, belki de, o zaman için alışılmadık olan tanıtım becerisinin bulunduğunu düşünmek gerekir. Oyun ve romanlarının salonlarda okuyuculara bizzat yazarı tarafından okunması, merak duygusunu kışkırtıcı etkisi olan fasikül şeklinde yayımlanması göz ardı edilmemelidir.
Şurası açıktır ki, Dickens’in ünü aynı biçimde sürmekle kalmamış, Walte Scott’un ününü bile geride bıraktığı gibi, Zweig’ın deyişiyle, Thackeray’ın dehasını da gölgelemiştir. Ateşin sönmesi, yani ölümü, “İngiliz dünyasını bir baştan bir başa kateden bir çatlak” meydan getirmiş, Londra adeta kaybedilen bir savaş sonrası atmosferine bürünmüş, “derin bir keder dalgası”yla kuşatılmıştır. İngiltere’nin Pantheon’u sayılan Westminster Kilisesine, Shakespeare ile Fielding’in mezarları arasına defnetmişlerdir.
Yaşadığı ve öldüğü zamanda olduğu gibi bugün bile, İngiltere’nin henüz tanınmamış olan bu yazara, bizzat yazarın bile beklemediği ve ummadığı bir armağan olarak evrensel bir ün sağladığı andan beri, Dickens, tüm İngiliz dünyasının en çok sevilen, en fazla hayranlık duyulan ve en fazla saygı beslenen yazarı, hikâyecisi ya da romancısı olmuştur.
Hayatıyla ilgili kısaca şunlar söylenebilir. Küçük bir memur olan ve borçlarını ödeyemediği için hapis cezasına çarptırılan bir babanın sekiz çocuğunun ikincisidir. Anne bir okul açmak isterse de başaramaz. Dickens çeşitli işlerde çalışır, sonra gazete yazarlığında karar kılar. Gizlice sürdürdüğü ikinci evliliği büyük ve küçük baldızlarıyla olur. İki şeyden oldum olası kaçınır: Tehlikeli sınıflar ve ruh tembelliği. Devam edeceğim…