Son iki haftadır, haftasonları bu köşede yoksulluktan, gelir dağılımındaki düzelmeye rağmen hâlâ var olan derin eşitsizliklerden ve bunların temelde siyaset üzerine etkilerinden söz ediyorum.
Amacım sadece yaklaşan seçimler nedeniyle siyasi partilerin pozisyonlarına ve politika önerilerine bakmak değil. Amacım, pek çok siyasi sorunun da kökeninde yer alan en temel sosyo-ekonomik sorunumuza dikkat çekmek; Yoksulluk ve eşitsizliğe yani.
Neredeyse bilimsel geçerliği olan bir önerme var: Orta-uzun vadede sosyo-ekonomik eşitsizlikleri azaltmanın yolu eğitimden geçer. O yüzden de, toplumların eğitime yaptığı yatırımlar, sadece o ülkenin, o toplumun geleceğini belirlemesi bakımnından değil, o toplumda yaşayan bireyler arasındaki eşitsizlikleri azaltıcı sosyal sebeplerle de son derece önemli, son derece kritik yatırımlar.
Biz daha düne kadar eğitime yurt savunmamıza verdiğimiz önemden daha az önem veriyorduk. Hâlâ daha da, belki bugün eğitim bütçeden en büyük payı alıyor ama, eğitime ayırdığımız kaynak maalesef çok yetersiz.
Bu yetersizliğin sonuçları ise çok çarpıcı: Toplumsal eşitsizlik daha büyüyor, Türkiye standardında eğitim alabilenler toplumun orta ve alt gelirli kesimlerini oluştururken, Türkiye‘de yaşayıp dünya standardında ve seviyesinde eğitim alabilen şanslı azınlık da o dar ‘elit kesim‘i meydana getiriyor.
‘Elit‘lerin çocukları da ‘elit‘ eğitim alırken, diğer kesimlerin çocukları yine devlet okullarına, yani ‘Türkiye standardı ve seviyesi‘ne mahkum kalıyor. Kısacası, ‘işçisin sen işçi kal‘ şarkısı.
Yapılması gereken eğitimin esas yükünü çeken, esas kalabalıkları bünyesinde barındıran devlet okullarının seviyesini yükseltmek.
Peki, bu seviye nerede ki nereye yükselecek?
İşte bunu öğrenmemizi sağlayan bir uluslar arası araştırma sınavı var, kısaca PISA diye bilinen ‘Uluslararası Öğrenci Başarılarını Değerlendirme Programı.‘ Türkiye, 2003 yılından beri bu programın bir parçası olarak üç yılda bir yapılan sınavlarla kendi öğrencilerinin beceri ve başarısını ölçüyor, bunları dünyayla kıyaslayabiliyor.
PISA sınavı 15 yaşındaki öğrencileri üç bakımdan ölçüyor: Kendi dilini kullanma becerileri, matematik okur-yazarlığı ve fen okur-yazarlığı.
Şunu unutmayın, bizde 15 yaş, temel eğitimin ötesi demek ve biz bu yaştaki çocukların yarıdan ancak biraz fazlasını okullarımıza gönderiyoruz, neredeyse yarısı ya evde ya da işte çalışıyor.
Türkiye için 2003 ve 2006‘dan sonra 2009 sınavları da yapıldı ve sınavların sonuçları birkaç ay önce belli oldu. Bu sonuçlara iki türlü bakmak mümkün.
İyimserler, Türkiye‘nin okuma becerilerinde 17, matematikte 21, fen testinde 30 puanlık bir artış yakaladı 2006 sonuçlarına göre.
Ama kötümserler açısından durum fena: 15 yaşındaki her dört öğrenciden biri (yüzde 25‘i) temel okuma becerilerinden yoksun, her on öğrenciden dördü (yüzde 42‘si) temel matematik becerilerinden yoksun, her on öğrenciden üçü (yüzde 30‘u) temel fen becerilerinden yoksun.
Bence durum Pollyanna‘cılıkla örtülemeyecek kadar vahim.
İsmet Berkan-HÜRRİYET





