Giresun dan Trabzon a
Toplumsal bir çözülme söz konusu. Öyle ki egemen güce karşı olan çaresizliğin getirdiği ve yaşattığı bu duygu bir "yenilgi"den başka bir şey değildir.
İktidar olabilmek için "arada bir, bir tek kadeh bile olsa atmak gerekiyor" denilebiliniyor. Eskiden "Köprüden geçene kadar ayıya dayı demek gerektiği" düşüncesinden farksız değil bu yaklaşım. "Hanımının başını açsa ne olacak ki.." gibi bir sürü düşünce öne sürülebiliniyor. Bu, bir anlamıyla korku ve yenilgi psikolojisi ise de daha çok çıkarları koruma, onlardan yararlanma duygusudur.
Konaklama yerinde işletme sahibi, devletin bir kurumunda teknisyen olarak çalışıyor. Kendisi devlet dairesinde çalıştığı için resmi olarak kayın biraderini işin başına oturtan bu insan, onun savrukluğuna, başıboşluğuna, har vurup harman savurmasına üzüldüğünü, işletmesinde ona el çektirdiğini ifade ediyor. Oyuna, eğlenceye dadandı. Kaldı ki kayınbiraderi de arada bir tek atarak başlamıştır bu işlere. Hayat böyledir. Bir çözülmeyle alıp götürüyor insanı. Kendi açmazlarının ayrımında bile değil. Öyle ki, iktidara gelebilmek için bazen çok yüzlü olmak gerektiğini ifade ederken kendi kayın biraderine aynı tahammülü ve hoş görüyü göstermiyor. Bunu ima etmeye çalıştığınızda onun yedeğinde bir "ama"sı vardır. Tayyip Erdoğan olgusu bu anlamda tam bir prototip onlar için. "Ama" onun iktidara gelebilmesi için "Milli Görüş gömleğini çıkarması gerekirdi.", "Ama Amerika ya rağmen siz ne yapabilirsiniz ki ", "Ama gerekirse bir tek kadeh bile atması gerekir." Bu "ama"ların sonu gelmiyor. Bu anlamda da kendisini ve düşüncelerinin haklılığını savunmak adına "ben de Refah partisine oy verdim. Benim akrabam Bursa milletvekilidir, o da eski bir Milli Görüşçüdür." Diyerek kendinisini de savunuyor. Bu böyledir, biriyle bir siyasal tartışmaya girildiğinde ilk söylenenler: "Ben de Refah Partisi ne oy verdim" oluyor. Bütün bunlar savrulanların bir hayat anlayışının savunmasıdır. Namaz, bir kadeh içki, abede ile ilişkiler, çıkarlar iç içe geçmiş bir karmaşa. Her türlü rezalet işleyen tiplere bakıldığında, onlar kendilerini savunmaya yeltendiklerinde: "Ben de çocukluğumda Kur an Kursuna gitmiştim, Kur an okumuştum" derler. Toplum psikolojisinin farklı bir savunma refleksidir bu.
Karşılaştığımız her insan İstanbul dan gelen gazeteciler olarak gördüklerinden, onlar da olayların ve durumların yorumunu sizden bekliyorlar.
Fındık olayı Karadeniz insanının bu yılki fırtınası. Karadeniz insanının nevri bir anda dönebiliyor. Daha önce toz kondurmadıkları, kondurmadıkları hemşerileri yöneticiler için en galiz küfürleri etmekten bile çekinmiyorlar.
Karadeniz halkı ortadan ikiye bölünmüş. Partililerin tutumu, ne olursa olsun savunma reflekslidir. Fakat çok rahat bakışlı değildirler. Fındık sorununun suçunu olanca savunmasıyla Fiskobirlik e yüklüyorlar. Diğer tarafta kalanlar ise tamamen başbakanı sorumlu tutuyor. Şimdiye kadar kusurlarını örtbas eden bu insanlar, şimdi ise onların kusurlarını sayıp dökmekten kendilerini alamıyorlar. Yomra da misafir olarak kaldığımız yaşlı ev sahibinin ilginç çıkışları var. "Benim paraya ihtiyacım yok. Geçen yılki fındığım depoda duruyor. Bunu seneye de bırakabilirim. Fındık değerini bulsa, bu yıl onu satmaya kalktığımda taze mahsulden yüz lira daha düşük bir fiyata vereceğim. Fındık değerini bulmayacaksa bu yılki mahsulümü de depoya atarım" diyor. "Bunların hiçbiri benim umurumda değil. Ben başkasının emrinde olmak istemiyorum. Asker iken bir karakolu ben yönetiyordum. Askerde kalmam istendi, ben başkasının buyruğu altında yaşayamam dedim çekildim. Askerden geldim polis olmam için yazı geldi bunu da kabul etmedim. Arkadaş ben Amerika nın emrinde olmak istemeyrum, bunu hazm edemeyrum." Ben aç kalayım, bir ekmeğe talim edeyim ama Amerika nın emrinde olmayayım." Bu da bir başka özgün bir yaklaşım. Ne yazık ki bu insanımız ömrünü Almanya da başkalarının emri altında tüketmiş de farkında değil.
Karadeniz in hırçın dalgaları gibi Karadeniz insanı da benzer bir tutum içinde. Öylesine sert savruluyor ki, beraberinde her şey sertleşiyor. Bazen insan konuşmaya ve tartışmaya da girmek istemiyor. Cami avlusunda, şadırvanda abdest alan vatandaşın öfkesi, tepkisi, küfre varan salvoları insanı ürkütüyor. Tabiî bunu bütün insanlara yöneltmek doğru değildir. Tepkilerin ölçüsünü seçebilmek oldukça güç.
Günümüz insanı sözünü ettiğimiz gibi, farkında olmadan "medyanın, özellikle de televizyonların kirlerinden besleniyor." Bu, onları kendi olmaktan çıkarıyor. İkilemli yaşama biçimlerini oradan süzüp alıyor.
Bu gezinin benim açımdan çok önemli yanları oldu. Öykü, roman ve deneme yazan insanlar için okumak kadar gözlem de önemlidir. İnsanı tanımak ve bilmek için. Sadece okumanın yetmediği, insanla birebir iletişim kurulması, konuşulması, sohbet edilmesi gerekiyor.
Trabzon il binasında ya da sokakta karşılaştığımız insanların en önemli aşklarından biri Trabzon sporun başarısıdır. Bunu Gümüşhane de de gözlemledik. Onların dünyası Trabzonluluk ve Trabzon spor etrafında kuruludur. Kent milliyetçiliğinin en yoğun yaşandığı bir bölgedir.
Bu anlamda İslâm düşünce ve bilincinin ne kadar önemli olduğu anlaşılabilinmektedir.