Gecikmiş adalet

Abone Ol

12 Eylül darbesinde 13 yaşında bir ortaokul öğrencisiydim. Zonguldak İmam Hatip Lisesi’nin üçüncü sınıfında okuyordum ve rahmetli babam emekli olup köye yerleştiği için farklı bir formülle beni okulumdan alıp kendi ilçemizde eğitimime devam etmemi arzuluyordu. Yaz dönemine gelirken o tarihlerde merkezi olarak değil, okulların kendi bünyesinde yapılan “Bursluluk ve Yatılı” sınavlarına girip kazandım. 12 Eylül darbesiyle birlikte ortalığın yalancı bir sükûna ve bahara erişmesi dolayısıyla babam beni kazandığım Tekirdağ İmam Hatip Lisesi’ne yazdırdı ve yeni bir sürece girmiş oldum. O günkü aklımla zannediyordum ki, ortalığın güllük gülistanlık olma sebebi Kenan Evren ve arkadaşlarının memlekete el koymasıdır. Hemen hemen her gün birkaç kişinin katledildiği, evlat acısıyla yananların ayyuka çıktığı ülkemizde askerin yaptığını hoş görecek bir zihinsel paradigma bizim de algılarımızı sahte şekilde yönlendirmişti. Aslında 12 Eylül darbesi Türkiye siyasetinde oynanan ve başrol aktörleri Demirel ve Ecevit olan “Sağcılık-Solculuk” oyununun silah zoruyla sona erdirilmesinden başka bir şey değildi. Kendilerini bu oyuna kaptıranların fikirsel tartışmayı bir kenara bırakıp, şiddete ve silahlı eylemlere yönlenmesini asker kanadı ve militarizm iradesi uzunca bir süre seyretmekle yetinmişti. Elinde imkânları olduğu halde, memleketin yangın yerine dönmesine bilakis seyirci kalmış, darbe ortamının zihinlerde olgunlaşmasını ve mayalaşmasını beklemiş, belli bir boyuta geldikten sonra da ülke idaresine el koymuşlardı. Demirel’in meşhur bir sözü vardı: “Demokrasilerde çare tükenmez” derdi. Öyle ama Türkiye gerçekliğinde demokrasi kavramı hiçbir dönemde tam manasıyla özümsenmediği için, birilerinin istediği şekilde at oynatabildiği bir alan olarak hep öksüz ve yetim kalmıştır. Zira Türkiye şartlarında demokrasi, gücü elinde tutanın sahiplendiği ve siyasete de, kamuoyuna da istediği biçimi verdiği bir kavram olarak karşımıza çıkmıştır. 12 Eylül darbesinin toplumsal olarak yaptığı tahribatları bir makale ile özetlememiz imkânsızdır… Ama birkaç gün önce başlayan bir tartışma ile Kenan Evren ve avenesinin ülkemize yaptığı en büyük kötülüklerden birisi yeniden alevlendi. Tartışma, 12 Eylül darbesinin ürünü olan ve siyaseti dizayn etmek için kurgulanan, dünyanın hiçbir yerinde eşi ve benzeri olmayan “Seçim Barajı” meselesi. Darbecilerin zihinlerinin arkasındaki siyaset kurgusunu oluşturmak için uydurdukları bu baraj, zaman içinde kendilerini güçlü hisseden ve uluslararası rüzgârları da arkasına alarak iktidar koltuğuna yapışanlar için bulunmaz bir nimet olarak dikkat çekti. Baraj ile bir kısır döngüye hapsedilen diğer siyasi partilerden tırtıkladıkları millet iradesinin üzerinde saltanat kuranlar, bugün bu tartışmadan pek de hoşlanmamış görünüyorlar. Zira barajın kaldırılmasıyla, millet iradesinin yüzde 100 olarak tahakkuk etmesi gerçeği, onların uykularını kaçırıyor, tek başına iktidar olamama endişesiyle ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Siyasetle direkt ilgili olmadığı halde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bile, konuyu ele alacak Anayasa Mahkemesi’ni, “Siyaseti dizayn etmek kimsenin haddi değildir” diye üstü kapalı eleştiriyor. Siyaseti dizayn eden, etmiş zaten… Türkiye’de siyaset yapmak kimsenin tekelinde değil. Biz siyasetin “adaletini” talep ediyoruz… Biz siyasetin, millet iradesinin gasp edilmeden sandığa olduğu gibi yansımasını talep ediyoruz. Seçim barajının yüksekliğinden elde edilen milli irade gaspıyla şişirilen meclis sandalye sayılarının gerçek rakamlara çekilmesini arzu ediyoruz.  Anayasa Mahkemesi’nin seçim barajını iptal etme ihtimali, siyasete verilen dizayn değildir… Şimdiye kadar ihmal edilmiş, güce itaat edenler dolayısıyla gecikmiş bir adaletin tecellisidir. Lütfen yüzlerinizdeki sahte demokrasi maskelerini sıyırın… Adalet, bir gün size de lazım olacak!