Türkiye‘nin davulla zurnayla karşıladığı, AB‘nin kapısından girişin ilk adımı olarak nitelendirdiği Gümrük Birliği, Türkiye‘ye yarardan çok zarar getirdi.

1989 yılında Turgut Özal‘ın ‘Avrupa Birliği‘ne alınmasak da Gümrük Birliği‘ne gireceğiz‘ anlayışı doğrultusunda Türkiye, AB‘ye tek yanlı bağlanma sürecine girmişti. 1994‘te Essen Zirvesi‘nde de geleceği AB ülkeleri belirlenirken, diktatörlükle yönetilen Slovakya bile listeye girerken Türkiye devre dışı bırakılmış, ancak bu durum gaflet içerisinde bulunan AB yandaşlarını uyandırmaya yetmemişti. İşte bu anlayış dönemin Başbakanı Tansu Çiller‘in imzasıyla 1995 yılında Türkiye‘yi Gümrük Birliği‘ne sokmuştu. Çiller, Türkiye‘nin Gümrük Birliği‘ne girdiğini adeta zafer kazanmışçasına açıkladığında, kimse geleceğimizin ne olacağını sorgulamadan bu ‘bayrama‘ katılmıştı. Ancak yaşanan süreç bu antlaşmanın Türkiye‘nin lehine olmadığını, esas itibariyle Avrupa Birliği‘ne fayda sağlayan bir antlaşma, Avrupa‘nın Türkiye‘ye attığı bir ‘kazık‘ olduğunu gösterdi. Türk pazarı tamamen AB‘ye açılmıştı. Öyle ki, daha 1996‘nın başında gümrükler sıfıra çekilince birçok işletme piyasa ile rekabet etmek için fiyatları aşağıya çekmiş ve brüt kârları yarıya yarıya düşmüştü. O dönem ilk başlarda bu durumu kimse kavrayamadı. Ama şirketler kâr etmemeye başlayıp açıklarını borçlanarak ödeyince durum ortaya çıktı. Yani Gümrük Birliği idam fermanımız olmuştu.

Zira Avrupa Birliği bu antlaşma ile Türkiye‘yi yalnız kendi karar mekanizmalarının dışında tutmakla kalmamış, aynı zamanda Türkiye‘yi kendisinin aldığı bütün kararlara da uymakla yükümlü kılmıştı. Dün olduğu gibi bugünde AB dış ticaret düzenlemelerini Türkiye‘nin koşullarını, Türkiye‘nin çıkarlarının nerede olduğunu göz önüne alarak değil, kendi koşullarını ve kendi çıkarlarının nerede olduğunu göz önüne alarak yapıyor. Bu durumu ATO Başkanı Sinan Aygün o günlerde şöyle ifade ediyordu: "Türkiye, AB adayı olacağı bile garanti değilken, Gümrük Birliğine katılmıştır. Böylece AB üyeliği defterini kendi eliyle kapatmış, özel statü yolunu açmıştır.  Gümrük Birliği yüzünden üçüncü ülkelere karşı kendi bağımsız tarifesini uygulayamaz bir duruma düşmüştür. Bunun yerine AB‘nin Ortak Gümrük Tarifesi‘ni uyguluyoruz. Henüz karar mekanizmasında yer almadığımız AB‘nin ortak dış ticaret politikalarına uyarak dış ticaret konusundaki hâkimiyetimizi Avrupa‘ya teslim etmiş durumdayız.  Öyleyse, Gümrük Birliği konusu mutlaka gözden geçirilmelidir. AB-Türkiye Gümrük Birliği Antlaşması, duyarlı sektörleri koruyan bir serbest ticaret anlaşmasına dönüştürülmelidir."

STA gecikmeleri 4,5 milyar dolara mal oldu

Dolayısıyla bugün Türkiye, Gümrük Birliği Antlaşması uyarınca, üçüncü ülkelere karşı Ortak Gümrük Tarifesini uygulamak zorundadır. GB, AB‘nin anlaşma yapmış olduğu 3. ülkelerle bizim de serbest ticaret anlaşması yapmamıza "imkân" vermekte ancak bu konuda bir "hak" tanımamaktadır. Başka bir ifadeyle, karşı taraf isterse ancak bu takdirde anlaşma yapabiliyoruz. AB bu konuda sağladığı sözde "imkân"ı karşı tarafa baskı yapmak suretiyle önlemektedir. Bugün, AB; üçüncü bir ülkeyle STA yaparak, o ülkeye karşı gümrükleri sıfırladığında Türkiye, kendisi anlaşma yapmamış dahi olsa, AB‘nin uygulamalarını üstleniyor. Herhangi bir üçüncü ülkeden gelen mal topluluğa da gelse, Türkiye‘ye de gelse aynı gümrük vergisi ile giriyor. Ancak AB‘nin Serbest Ticaret Anlaşması (STA) yaptığı ülke "Türkiye ile STA anlaşmam yok" diyerek Türk mallarının AB malları ile aynı koşullarda pazara girişine izin vermiyor. Tek taraflı avantajından azami yararlanmaya bakıyor. Türkiye, normal olarak ikili ticarette gümrükle girişine izin verdiği bir ülkenin mallarına, o ülke AB ile STA yapmışsa, gümrüksüz giriş izni vererek kayba uğruyor. Yapılan analizler, bugüne kadar imzalanan STA gecikmeleri nedeniyle sadece 3‘üncü ülkelere ihracatımızda 4,5 milyar dolar zarara uğradığımızı gösteriyor. Bu rakama AB pazarında ve iç pazarda uğradığımız kayıp dâhil değil.

Sanayicinin rekabet gücü törpüleniyor

Ayrıca AB‘nin STA yaptığı veya müzakere ettiği bazı ülkeler (G. Kore, Hindistan, Rusya, ASEAN ülkeleri) Türkiye ile aynı sektörlerde gelişim gösterdiği için, STA‘lar aracılığıyla elde edecekleri imtiyazlar, Türk sanayicisinin gerek iç piyasadaki gerek AB pazarındaki rekabet gücünü ciddi şekilde etkileyecek.

Mesela Güney Kore, otomotiv, beyaz eşya, elektronik sektörlerinde önemli bir ülke. Avrupa Birliği pazarında Türkiye‘nin rakibi. Aynı durum Türk televizyon üreticileri için de geçerli. Demir-çelik sektöründe Ukrayna, tekstil ve hazır giyimde Hindistan, Türkiye‘nin önemli rakipleri arasında. AB‘nin analizine göre Hindistan‘la STA, bu ülkenin AB‘ye ihracatını yüzde 19 artıracak. Bu artışın yüzde 72‘si tekstil, deri ve hazır giyimden gelecek. Bu gelişme Türkiye‘nin Pazar kaybına yol açacak. Yani AB için avantajlı olan bir durum Türkiye için dezavantaj oluşturacak.

Görüldüğü gibi, ‘külfet var nimet yok‘; Türkiye, AB anlaşma yaptıktan hemen sonra bu ülkelere karşı AB‘nin yükümlülüklerini üstleniyor ancak söz konusu ülkelerin AB‘ye sağladığı imtiyazlardan yararlanamıyor. Böylece süreç Türkiye‘nin aleyhine, STA yapılan ülkenin lehine işlemeye başlıyor. Türkiye bu ülkelerle STA yapmak istediğinde daha önce AB‘nin yaptığı anlaşmanın içeriğini aynen üstlenmek zorunda. Oysaki anlaşmalar AB‘nin çıkarlarını gözetiyor ve Türkiye‘nin çıkarlarıyla örtüşmeyebiliyor. Türkiye, kendi çıkarlarını gözeten daha farklı bir içerikle anlaşma yapamıyor. Dahası, Türkiye GB taahhütleri çerçevesinde AB‘nin tercihli anlaşma yapmadığı ülkelerle serbest ticaret anlaşması da imzalayamıyor.

Prof. Dr. Cihan Dura, bu durumu şöyle özetliyor: "Bu, ekonominin yabancıların eline geçmesi, birçok sektörün başta Çin olmak üzere Uzak Doğu ülkelerinden gelen ucuz ithal ürünlerinin istilasına uğraması, çoğu tüketim malı olmak üzere birçok ürünün ithalatının neredeyse artık tek başına Uzak Doğu ülkelerinden yapılması demektir. Bu, Türkiye‘de sanayilerin çökmesi, üretimin bitmesi demek; onbinlerce insanımızın işsizler ordusuna katılması demek; açlık, sefalet, eğitimsizlik demek; toplumsal huzursuzluk ve çatışma demektir, nitekim öyle de olmuştur."

Vergi hâsılatından yoksun kaldık

Türkiye, Gümrük Birliği‘ne dâhil olduğu için "gelişmiş ülke" kabul edilmektedir. İngiltere gibi sanayileşmenin çok ötesine geçmiş bir ülkeye uygulanan gümrük tarifesi, Türkiye gibi henüz sanayileşememiş bir ülkeye de aynen uygulanmaktadır. Prof. Cihan Dura, Türkiye‘nin Gümrük Birliği yüzünden önemli mali kayıplara da uğradığını belirterek, "Kendi koşullarının gerektirdiği kurallarla değil, AB‘nin kurallarıyla yaptığı ticarette, gümrük vergisi gelirlerinden ve gümrük vergisine eşdeğer vergi hâsılatından yoksun kalmıştır." diyor.

İşte bütün bu olumsuz gelişmeler dış ticaret dengemiz üzerinde de etkisini göstermiştir: Türkiye‘nin Gümrük Birliği öncesindeki 1985-1995 yıllarını kapsayan 11 yıllık döneminde, toplam dış ticaret açığı 76,1 milyar dolar iken,  AB ile yaptığı ticaretteki açık sadece 28 milyar dolar olmuştu. Gümrük Birliği sonrasındaki 1996-2006 yıllarını kapsayan 11 yıllık dönemde ise toplam dış ticaret açığı 279,8 milyar dolara, AB ile dış ticaret açığı 99,8 milyar dolara tırmandı.

Çünkü GB antlaşması gereğince o ülkelere karşı kendi gümrük tarifemizi değil, daha düşük olan, AB‘nin kendi çıkarlarına göre belirlediği ortak gümrük tarifesini uygulamak zorunda kalıyoruz.

Sonuç...

Kısa yoldan AB üyeliğine kadar geçici bir düzenleme olarak düşünülen Gümrük Birliği, kalıcı hale geldikçe Türkiye‘nin önüne yeni sorunlar çıkmaya devam edecektir. Bunu sadece biz değil, Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği müzakerelerinde diplomat olarak görev alan Sinan Ülgen gibi isimlerde ifade etmektedir. Bakın Ülgen ne diyor: "Gümrük Birliği müzakereleri sırasında (diplomat olarak) Brüksel‘deydim. AB ile siyasi ilişkilerin zor olduğu bir dönemde ekonomik entegrasyonla tam üyeliğe kısa yoldan ulaşmak istedik. Ancak Gümrük Birliği sayesinde AB ile ortak ticaret politikasına dâhil olurken AB‘nin kendi başına aldığı kararlara bağımlı hale gelmemiz yeni sorunlar oluşturdu. AB‘nin 27 üyesi karar alıyor, serbest ticaret anlaşmaları yapıyor, Türkiye de bu kararları takip etmek zorunda kalıyor. Bu çok kalıcı ve sağlıklı bir yapı değil." Ülgen, AB ile serbest ticarete başlayan ülkelerin mallarının AB üzerinden gümrüksüz olarak Türkiye‘ye girebildiğini, ancak Türk mallarının aynı şekilde gümrüksüz olarak bu ülkelere giremediğini, AB üyelerine açılan bu pazarlarda Türk iş adamlarının haksız rekabetle karşılaştığını ifade etti. Ülgen, Cezayir örneğini vererek üçüncü ülkelerin AB ile serbest ticarete başladıktan sonra zaten mallarını gümrüksüz olarak Türkiye‘ye sokabildiklerinden Türk tarafıyla yeniden STA imzalamaktan kaçındıklarını belirtti.

AB‘nin açık bir pazarı olduk

*GB Türkiye‘yi AB‘nin açık bir pazarı haline getirmiştir. Yani ‘onlar ortak, biz pazar‘ ortamı kendiliğinden oluşmamıştır.

*Türkiye Brüksel‘de alınacak kararlar çerçevesinde dış ticaretini ve tüm politikalarını belirlemek mecburiyetinde bırakılmıştır.

*Buğday, mısır, şeker, tütün, ayçiçeği, pamuk ve diğer tarım ürünleri ile hayvancılık ürünlerinde iç üretim düşmeye, ithalat artmaya başlamıştır.

* Bankaların % 40‘ı, borsanın % 70‘i yabancıların kontrolüne geçmiş, iç piyasada önemli kalemleri yabacılar satın almış, yerli sanayinin ve sanayicilerin yerine yabancılar geçmeye başlamışlardır.

Gümrük birliği‘ni genişletmek ne demek?

Özetlersek, GB sürecinde ithal mallarının rekabetine dayanamayan yerli sanayiler çökmüş, birçok fabrika kapanmış; ihracatımız, ithalat oranında artmadığı için dış ticaret açığı büyümüş, dış dengemiz bozulmuştur. Öyleyse şu yadsınmaz bir gerçektir: Gümrük Birliği Türkiye ekonomisine büyük zararlar vermektedir. Onun yüzünden, tıpkı 1838 İngiliz-Osmanlı Serbest Ticaret Antlaşması‘nda olduğu gibi kendi ulusal çıkarlarımıza uygun bir dış ticaret politikası uygulayamıyoruz. Unutmayalım:1838 Antlaşması‘nın bir sonucu olarak Osmanlı ağır dış borçlanmalara gitmiş, sözde reformlarla ekonomik ve sosyal düzenini kendine yabancılaştırmış, mali bakımdan iflas etmiş, ardından yabancı sermaye istilasına uğramıştır. En sonra siyasal bağımsızlığını da kaybetmiştir. Bugün de aynı yıkıcı etkilerin altındayız. Ancak ne hazindir ki, AKP hükümetinin bazı bakanlarının (hem de ticaret erbabı olmasına rağmen) bu gerçeği perdelemek istediğine şahit oluyoruz. Devlet Bakanı Zafer Çağlayan‘ın birkaç gün önce Londra‘da yaptığı bu açıklama ne anlama geliyor siz karar verin: ‘Gümrük Birliği‘ni daha da genişleterek Avrupa‘nın birçok ülkesiyle ekonomik ortaklıklar kurmak istiyoruz.‘

Maalesef ekonomimiz hızla yabancıların eline geçmektedir. Avrupa Birliği ile kurulu bu asimetrik ilişkilere derhal son vermeliyiz. Gümrük Birliği‘nden çıkmalıyız. Kendi dış ticaret politikamızı kendimiz belirlemeliyiz. Yoksa sonumuz bu gidişle çok parlak gözükmüyor.

Muhabir: Haber Merkezi