Müşfik, mahallede zühd ve ahlakıyla tanınan bir gençti. Namazlarını zaten camide kılardı ama namazdan sonra camide kalır ve ders çalışırdı. Aslında amacı diğer namaz vaktini bekleyip cemaatle namazı eda etmekti. Camiyi kilitlemeseler akşam orada kalabilirdi. Evinden çok camiye bağlıydı. “Kalbi, mescide asılıydı.” (Buhârî) Kitap okur ve arkadaşlarının İslam şuuru edinmeleri için gayret ederdi. Camideki vaazları, nasihatleri ve hutbeleri kemali edeple dinler; elinden geldiği kadar amel etmeye çalışırdı.
O gün cumaydı… Kar yağıyordu. Yeni bir yılın başlayacağını gösteren afişler işyerlerinin camlarına asılıydı. Büyük marketlerden ışıltılar yayılıyor, yeni yıla dair cafcaflı kostümler, tasarımlar ve nesneler vitrinleri süslüyordu. Müşfik üzgündü. Bunun nedeni çevresindeki içkili sahneler değildi. Gönlüne taht kuran kahramanın şehadet haberini almıştı. Gazzeli direnişçiler Ebu Ubeyde’nin şehit düştüğünü ve yerine yeni bir basın sözcüsünün tayin edildiğini açıklamıştı. Gönlündeki yarayı caminin manevi atmosferiyle dindirmek için hazırlandı ve Cuma namazına erkenden yollandı.
Henüz imam efendi gelmemişti. Müşfik sobayı yakıp camiyi evvelden hazır etmek için odunluğa yöneldi. Elini odunlara attığında durdu. “Şimdi kardeşlerimin tünellerde ne yapıyorlar acep? Hava soğuk, gece sert ve yağışlı! Gazzeli anneler çadır bile denemeyecek muşambalar altında aç biilaç! Kaç çocuk bu gece sabahı göremedi Allah bilir! Bense sobayı yakıp ısınacağım öyle mi? İşte o an olan oldu. Müşfik’in gözünden bir damla yaş, elindeki odunun üzerine düştü. Tüneldeki bir mücahit olamadığı için utandı. Kendi kendine mırıldandı: “Yüce Yaradan’ın şu cihanda iki damla suyun bıraktığı izden daha fazla sevdiği bir şey bulunmaz: Allah’a olan hürmetten dolayı gözden düşen bir damla yaşın izi ve Allah’ın dini uğrunda elinden gelen gayreti sarf ederken alnından düşen bir damla terin izi” (Tirmizi, 1669). “Yahu Müşfik! Şimdi sen niçin ağladın? Allah’a olan hürmetinden mi cenk meydanında terlediğin için mi? Hayır hayır! Yarın indi ilahide başına gelecekleri bildiğin için ağladın! Fırsat bu fırsat deyip ahirette kendine güzel bir paye çizmeye çalışma!” Odunları aldı ve camiye yürüdü.
Müşfik, sobayı yaktı. Sobayı yakarken dökülen tozları süpürdü. Sobanın altını ve çevresini sildi. Cami artık hazırdı. Takkesini taktı. Sobanın hemen yanı başında durup iki rekât tahiyyatu’l-mescid namazı kıldı. Eline tesbihini aldı. Her taneyi çekerken hafifçe mırıldanarak la ilahe illallah diyordu. Allah kelimesi kalbine doğru indikçe gönlü ferahladı. İçini bir sükûnet kapladı. Onun varlığıyla teselli buldu. Önce birkaç yaşlı geldi ve ardından imam efendi gelip salayı okudu. Müşfik’e gülümseyerek baktı. Yanına varıp camiyi hazırladığı için teşekkür etti. Vaaz kürsüsündeki yerini aldı. İmam efendinin kürsüye yönelmesiyle aralarında konuşan yaşlılar sustular ve sobaya en yakın olabilecek şekilde yerlerini aldılar. Müşfik sobaya birkaç odun daha attı.
İmam efendi hamdele ve salveleden sonra euzu besmele çekti. “Eğer şükrederseniz arttırırım” (İbrahim 17/4) ayetini okuyarak konunun şükürle ilgili olduğunun işaretini vermiş oldu. Müşfik, içinden şunları geçirdi: “Allah’ım! Seni tanıdığım için Sana şükürler olsun! Bana Seni öğreten bir peygamber gönderdiğin için Sana şükürler olsun! Yeryüzündeki zulüm ve sömürüye boyun eğmediğim için Sana şükürler olsun!”
İmam efendi anlatmaya başladı: “Taberî’nin tefsir ettiğine göre bu ayet, Mısır’dan kurtulan İsrailoğullarından bahsetmektedir. İsrailoğulları Mısır’da köleydi ama günün sonunda gidebilecekleri bir evleri vardı. Onları bekleyen eşleri ve ocakta aşları vardı. Firavun erkek çocuklarını arada bir kesiyorsa da sonuçta yine de hayattaydılar. Din ve özgürlük için başkaldırdılar. Hz. Musa’nın Kudüs’e dönme çağrısına icabet ettiler. Nehri geçip kurtulunca evsiz kaldılar. Yiyecek ve içecekleri yoktu. Özgürlüklerini kazandıkları halde oradaki hayatlarına özlem duymaya başladılar ve Hz. Musa’ya itiraz etmeye başladılar. Allah onlara bıldırcın eti ve helva verdi. Yahudi kabilelerinin sayısı kadar yani on iki su pınarı ihsan etti. Ama yine de Hz. Musa’ya itaatsizlik ettiler. Hz. Musa işte o zaman bu ayeti okudu: “Hatırlamıyor musunuz? Rabbiniz size şöyle ilan etmişti: Şükrederseniz arttırırım! Verdiğim nimetlere nankörlük ederseniz azabım yaman olur!” (İbrahim 17/4) Çünkü dinlerini yaşayabilecekleri bir vatana sahip olmuşlar ve soykırımdan kurtulmuşlardı.
İmam efendi İsrailoğullarını anlatırken Gazze’deki soykırıma da değindi. Ancak dikkatli olmasına rağmen herkesin sıkça kullandığı bir cümleyi ağzından kaçırıverdi: “Kardeşlerim! Bakın biz sıcacık evlerimizde oturuyoruz. Gazzeli kardeşlerimiz perişan haldeler. Yine de halinizi beğenmeyip isyan ediyorsunuz. Biraz şükredelim. Bu nimetlere şükredelim! Bunları bulamayanlar var!” Müşfik’in imam efendinin sözünü kestiği hiç vaki değildi. Değil dışarıda camide asla böyle bir şey yapamazdı. Oturduğu yerden sordu:
“Hocam! Gazze gibi olmadığımız için şükür mü etmeliyiz? Yanlış anladıysam ne olur düzeltin! Yani mücahit olmadığım için şükür mü etmeliyim! Şu anda bir tünelde olmadığım için şükür mü etmeliyim! Evde oturup cenk meydanına aslanlar gibi koşamadığım için mi? Bende o iman ve yürek olmadığı için mi? Hocam ne olur tam söyleyin! Koltuğa sırtımı yaslayıp şehit olmadığım ve gazi olmadığım için mi şükredeyim! Ne olur hocam söyleyin bana! “Eğer evlerinde adam gibi otursalardı ölmezler ve şehit olmazlardı” (Al-i İmran 3/156) diyerek mi şükredeyim! Niçin şükredeyim? Babam Kudüs uğrunda cepheye koşmayıp kahvede vakit harcayabiliyor diye mi? Bankalarımız faizle iş yürütebiliyor diye mi? Tüccarlar Siyonistlerle ticaret yapabiliyor diye mi? Kredi borcunu hâlâ bitiremediğimiz binamız, İsrail bombasıyla yıkılmadığı için mi? Ebu Ubeyde şehit düştüğünde cenazesini omuzumuzda taşıyıp defnine katılamadığım için mi? Evvelki ümmetlerin başına gelen benim başıma gelmediği için mi şükredeyim? (Ankebût 29/2)”
İmam Efendi, duygulandı. “Aferin Müşfik! Zaten ismin ve müsamman aynı! Haklısın! Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturup kalanlar, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmekte olanlara eşit olamazlar. Allah, malları ve canlarıyla cihat edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah, bütün müminlere o güzel geleceği vaad etmiştir ama mücahidleri -çok büyük bir karşılıkla- oturanlardan üstün kılmıştır.” (Nisa 4/95) Onlar gibi olamadığımız için kafamızı taşlara vursak yeridir. Zira imanla nifakın en büyük farkı, cenktir. Aferin sana Müşfik! Değil onlarla omuz omuza savaşmak; onlara bir parça ekmek ve su gönderebilirsek kendimizi mücahit zannediyoruz. Mekke müşrikleri ne yapıyordu biliyor musun? Kendileri hacılara bedava su dağıttıkları için ve Kâbe’yi imar edip temizledikleri için mücahitlerden üstün olduklarını düşünüyorlardı. Hatta bu konuda Hz. Ali’yle de tartıştılar. Bunun üzerine ayet nazil oldu ve Hz. Ali gibi bir mücahidin yaptığıyla kendinizi nasıl bir tutarsınız diye onları uyardı. Aferin Müşfik! Hiç kimse bir mücahidin derecesine erişemez! (Tevbe 9/19) Peki ben neye şükrediyorum biliyor musun Müşfik? Senin gibi bizi uyaracak bir kişi bulunduğu için!”