Türkiye günlerdir mutlak butlanı konuşuyor.
Ne var ki, içerideki siyasi hesaplaşmalar sürerken, asıl konuşulması gereken meseleler sessizce gündemin gerisine itiliyor.
Çünkü biz içeride siyasi tartışmaları konuşurken, Gazze’de insanlar ölmeye devam ediyor.
Ateşkes denilen süreçten sonra bile…
İsrail bombalamaya devam ediyor.
Çocuklar ölmeye devam ediyor.
Açlık büyümeye devam ediyor.
Ve ne yazık ki bir zamanlar manşetlerden düşmeyen Gazze, bugün gündemin arka sıralarına itilmiş durumda.
Oysa birkaç ay önce verilen sözler çok büyüktü.
Türkiye’nin garantör olduğu söylenmişti.
Türkiye’nin ağırlığını masaya koyduğu anlatılmıştı.
Gerekirse asker gönderilebileceği ifade edilmişti.
İsrail’e meydan okuyan açıklamalar yapılmıştı.
Dünya liderliğinden bahsedilmişti.
Mazlumların hamiliğinden bahsedilmişti.
Hatta bazı çevreler tarafından ümmetin liderliğinden söz edilmişti.
Bugün ise Gazze yanıyor.
Ateşkes ihlal ediliyor.
Çocuklar ölüyor.
Açlık büyüyor.
Hatırlayalım…
Mısır’da yürütülen ateşkes görüşmeleri sırasında Türkiye’nin de garantör ülkeler arasında yer aldığı ifade edilmişti.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Türkiye Gazze’de elini taşın altına koymaya hazırdır. Asker gönderme dâhil üzerimize düşeni yapacağız” açıklamasını yapmıştı.
Bu sözler milyonlarca insan için umut olmuştu.
Çünkü garantörlük demek, sadece masada bulunmak değil; anlaşmanın arkasında durabilmek demektir.
Ancak bugün tablo bambaşka.
İsrail ateşkesi ihlal ediyor.
Gazze’yi bombalıyor.
Yardım girişlerini engelliyor.
Açlığı silah olarak kullanıyor.
Binlerce Filistinli, ateşkes sonrasında da hayatını kaybetmeye devam ediyor.
Dahası, zaman zaman Türkiye’den gönderilmek istenen yardımlar konusunda bile, “İsrail izin vermiyor” açıklamalarını duyuyoruz. Üstelik bu açıklamalar, kendisini dünya ve ümmetin lideri olarak sunan bir iktidarın ağzından geliyor.
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:
Kendisine yıllardır “dünya lideri”, “mazlumların hamisi”, hatta bazı çevreler tarafından “ümmetin lideri” sıfatları yakıştırılan bir yönetimin, Gazze konusunda ortaya koyabildiği sonuç gerçekten bu mu?
Ve bütün bunlar yaşanırken İsrail, kendisini durdurabilecek ciddi bir uluslararası baskıyla da karşılaşmıyor.
Tam da bu noktada dikkatimi çeken bir açıklama oldu.
Kassam Tugayları’nın şehit sözcüsü Ebu Ubeyde’nin oğlu İbrahim Kahlut, yaptığı paylaşımda Türkiye hakkında şu değerlendirmeyi yaptı:
“Türkiye, kendisinden etkili bir tutum beklediğimiz bir ülke iken, sahip olduğu güce denk bir rolünü göremediğimiz bir ülkeye dönüştü. Görüyoruz ki Erdoğan, sözleri eyleme dönüştürmekten ziyade hitabet sanatında ustalaşmış; öyle ki koparılan gürültü çok büyük kalsa da yaratılan etki yok denecek kadar az.”
Bu sözler kimilerinin hoşuna gitmeyebilir.
Fakat Gazze’deki tabloya bakınca, bu eleştirilerin neden yapıldığını anlamak zor değil.
Çünkü bugün tartışılan şey, söylenen sözlerin sertliği değil; o sözlerin sahada nasıl bir karşılık bulduğudur.
Gazze’deki acı dinmedi.
Katliam durmadı.
Abluka kalkmadı.
İsrail geri adım atmadı.
Ve bütün bunlar yaşanırken, yıllardır anlatılan bölgesel güç, küresel liderlik ve mazlumların hamiliği söylemleri de doğal olarak sorgulanmaya başladı.
Belki de asıl mesele budur.
Çünkü bir lideri büyük yapan şey, kurduğu cümlelerin alkış alması değil; o cümlelerin hayatta bir karşılık bulmasıdır.
Gazze’de ölen bir çocuk için önemli olan, kürsülerden yapılan konuşmalar değil; o çocuğun yaşayabilmesidir.
Açlıktan hayatını kaybeden bir insan için önemli olan, sert açıklamalar değil; yardımın ona ulaşabilmesidir.
Bugün Gazze’ye baktığımızda ise ne yazık ki karşımıza çıkan manzara budur:
Sözler büyüdü.
Manşetler büyüdü.
Mitingler büyüdü.
Ama Gazze’deki mezarlıklar da büyüdü.
Son söz olarak…
Gazze’den yükselen sessiz çığlık, belki de artık hepimize aynı soruyu soruyor:
Büyük sözler duyduk…
Büyük vaatler duyduk…
Ama dönüp geriye baktığımızda şu soruyu sormadan da edemiyoruz:
Kendisini yıllar önce BOP’un eş başkanı olarak tanımlayanlardan başka ne beklenebilirdi ki?
Nitekim bugün yaşananlar karşısında ortaya çıkan tablo, bu soruyu daha da anlamlı hâle getiriyor.
Hatta ABD Başkanı Trump’ın, Türkiye’nin İran meselesinde ABD’nin belirlediği çerçevenin dışına çıkmadığını söyleyen açıklamaları da henüz hafızalardan silinmiş değil.
Hal böyleyken, belki de bizler çok fazla şey bekledik.
Belki de asıl hata, sözlerle ortaya çıkan görüntü ile sahadaki gerçekler arasındaki farkı görmekte gecikmemizdi.