Nisan 2012’de Kuzey Mali’de Kidal, Gao ve Timbuktu’yu ele
geçiren Azawad Ulusal Kurtuluş Hareketi (MNLA), 5 Nisan 2012’de Douentza’nın da
ele geçirilmesinden sonra, Azawad’ta Mali’den müstakil bir yönetim
oluşturduklarını ve ilerlemelerini durdurduklarını ilan
ettmişti.
MNLA, 17 Temmuz 2012’de ise Kuzey’deki kontrolünü Ensar el
Din’e terketmek zorunda kaldı.
Ensar el Din, MNLA’nın almış olduğu bağımsızlık kararı
yerine, Azawad’ın statüsünü Mali’ye bağlı bir bölge olarak kabul etmesine
rağmen, orada İslami hükümlere göre bir yönetim oluşturdu. Mali, dünyanın en
fakir ülkelerinin başında gelmesine rağmen, Azawad bölgesi global bir
jeopolitik konuma sahip olduğundan, buradaki mevcut İslami yönetimin, kısa
zamanda Batı Afrika’yı derinden etkileyeceği ve bu dalganın bütün Afrika’yı
kapsayacağı konusunda Batı yanlısı yönetimler bir bir kaygılarını dile
getirmeye başladılar.
Esasen, Tessalit ve Taoudeni’den geçen meridyen hattının,
Afrika politikasını belirlemeye çalışan Dünya Emperyal güçleri için Mali’den
çok daha fazla hayati öneme sahip ve mutlaka kontrol altında tutulması
gereken bir lokasyon olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda,
Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, 11 Ocak 2013’te Mali hükümetinin
yabancı yardım isteği üzerine harekete geçerek, eski sömüresi olan Mali’ye
operasyon düzenleme kararı aldı. Bütün bu gelişmeler, büyük kısmı çölle çevrili
olan Mali gibi yoksul bir ülkenin yardımına Fransa’nın tereddütsüz koşmasının
arkasında elbette ki daha farklı stratejik belirleyici unsurların olduğu
şüphesini artırmaktadır.
Mali, konumu itibariyle global bazda jeo-stratejiye sahip
bir ülke olup, oradaki muhtemel bir rejim değişikliği Cezayir, Fas, Senegal
gibi ülkeleri de yakından etkileme gücüne sahiptir. Ayrıca, Mali’nin bakir yer
altı zenginliği, krizlerle boğuşan Batı’nın iştahını önemli ölçüde kabartan
önemli unsurların başında gelmektedir.
Mali’nin yer altı zenginliklerine göz atacak olursak,
Batı’nın bu ülkeye müdahale için neden bu kadar aceleci davrandığı gayet açık
bir şekilde ortaya çıkacaktır. Şöyle ki, Mali’nin pamuktan sonra en önemli
ikinci ihracat ürünü altındır. Mali, mevcut şartlarda bile Batı Afrika’nın
ikinci en büyük altın üreticisi durumundadır. Mali
hükümeti, altın gelirinin ancak yüzde 20’sine sahip
olabilmektedir. Yüzde seksenlik oran ise Batılı şirketlerin kasalarını
doldurmaktadır.
Bundan başka, büyük uranyum rezervlerine sahip olan
Mali’nin, Fales ve Gao bölgelerinde belli başlı yabancı şirketler son
zamanlarda uranyum arama ruhsatları ile bu bölgeleri taramaya başlamışlardır.
Bu bölgelerde beş bin iki yüz ton uranyum potansiyeli mevcuttur. Sikasso ve
İdra bölgeleri başta olmak üzere, Mali’nin zengin elmas yatakları mevcuttur.
Bunlar da Yahudi elmas ve pırlanta şirketlerinin kontrolü altındadırlar. Ayrıca
Djidian, Kenieba, Diamou ve Bale’de 1,3 milyon ton demir cevheri potansiyeli
mevcuttur. Boksit minerali rezervinin 1,2 milyon ton, bakır rezervinin 46
milyon ton, kurşun ve çinko rezervinin 4 milyon ton, lityum rezervinin 53
milyon ton olduğu, ayrıca uçsuz bucaksız arazilerdeki rezervlerle Mali, Batı ve
özellikle eski sömürgesi olan Fransa için büyük önem oluşturmakta ve Batı’nın
iştahını kabartmaktadır.
Batı, Azawad bölgesindeki İslami hareket tehlikesinden
ziyade, Mali’deki zengin yer altı kaynaklarının geleceğinin güvencede olması
için harekete geçmiş durumdadır. Batı’nın kapitalist destekli ve kapitalizmin
yaygın tüketim ekonomisine dayalı sistemin bel vererek krizlere yol açması, bir
zamanlar köle muamelesine maruz kalan Afrika kıtası, başta Fransa olmak üzere,
Batı için hâlâ bakir bir sömürü kaynağı olmaya aynen devam etmektedir.
Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’nın, Mali’nin İslami
unsurlardan temizlenmesi hususundaki niyetini izhar etmesi, bu ülke yönetiminin
Fransa’nın uydusu haline gelmesine yöneliktir.
Daha önceden Fransa’nın boyunduruğu altındaki Mali’nin, bu
kez de, ekonomik olarak iflas etmiş olan bu ülkeye yeniden yamanmasını anlamak
mümkün değildir.
Fransa’nın ortaya koymaya çalıştığı sömürüye yönelik bütün
çabalarına rağmen, Mali’de olayların izlediği seyir göz önüne alındığında yeni
bunalımlar beklenmektedir. Afrika’da bütün dengeleri Batı normlarına göre
denetlemeye yönelik politik akrobasi acaba ne kadar sürdürülebilir Buna da en
rasyonel cevap herhalde ‘wait and see’ (bekle gör) ilkesidir.