Fotoğraftaki yeriniz değil, o taraftaki yeriniz önemli!

Abone Ol

Neden tek seslilik bu kadar çok hoşumuza gidiyor. İşimize geldiği için mi? Gazete ve televizyonlar hep aynı seslere ayarlanmış gibi. Birlik ve beraberlik istiyorsak farklılıklardan oluşmuş çok sesliliğe ihtiyaç var. Bu çok seslilikten pekâlâ bir orkestra oluşturabiliriz. Farklı şeyler söylemesi muhtemel kişileri o ihtimali göze alarak yanımızda ve yakınımızda konuşmaya dâhil etmeye yanaşmıyoruz. Allah aşkına söyleyin, siz gazete köşelerinde ve ekranlarda belli simaların dışında farklı bir renk, yaklaşım ya da portre görebiliyor musunuz? Memlekette cümle kuracak, iki kelimeyi bir araya getirecek adam kıtlığı varmış gibi bir manzara hâkim. Açık oturumlarda aynı kişiler, analiz ve yorumlarda aynı şahıslar… Bu ülkenin entelektüel müktesebatının üç beş kişi arasında paylaştırılacak kadar sığı olduğuna inanmıyorum. Çok sağlam kalemlerimiz, güçlü beyinlerimiz, ataleti yerinden oynatıp harekete tebdil edecek gönüllerimiz var. Hiçbirinin ne sesi çıkıyor ne de varlıkları hesaba katılıyor. Bir Allah’ın kulu da ‘sen önemlisin’, ‘sen lazımsın’ demiyor bu kişilere. Kimi Anadolu’da kimisi büyük şehirlerin Anadolu’su diyebileceğimiz muhitlerde acımasız ve azgın piyasa şartlarından kendilerini korumaya çalışıyorlar. Yanlış anlaşılmasın, onların hiç biri hallerinden şikâyetçi falan değiller. Benim gönlümün ikna olmadığı yanıyla bu kalem ile onuru mezcetmiş kişileri sapadan kurtarıp dikkatlere sunmaktır. Sözgelimi Cengizhan Orakçı memleket üzerine kafa yoran, evrensel acıları yüreğinde hisseden bir şairdir. Ben bu şairi ne zaman kafamı o tarafa doğru uzatsam olması gereken yerde göremedim. Roman üzerine hem düşünen hem de sağlam romanlar kaleme alan Hakkı Özdemir’i böyle zamanlarda dinlemeyeceğiz de ne zaman dinleyeceğiz. Müstamel düşünceleri ısıtıp ısıtıp insanlara sunmaya kalkışan camit fikirli insanlara alabildiğine imkânlar sunulup yer açılırken Selçuk Küpçük gibi Gökhan Akçiçek gibi, öykü ve deneme kitaplarıyla gerçekten özgün eserler ortaya koyan Dursun Ali Sazkaya ve Şahin Torun gibi yazarların sükûta terk edilmesinin anlaşılır bir tarafı var mıdır? Şair ve öykücü Ali Ural’ın akademisinde yetiştirdiği sayısız genç öykücü, denemeci, şair ve romancı ile tek başına bir üniversite olduğunu bilmemek insaf değildir? Hüseyin Karaca diye bir şair var, ayrıca düşünce namusuna sahip bir arkadaştır, siz onu görmediğiniz sürece o size görünmezdir. Zira ileri atılma refleksleriyle yetişmemiştir. Mürsel Sönmez ismini edebiyatın, edebin ve duyarlılık alanlarının bütününe yerleştirseniz sezadır. Kimsenin sözünü kesmeden yıllardır ‘Bir Nokta’ adıyla bir edebiyat dergisi çıkarıyor. Edebiyat üzere gençlik idealine inanıyor. Sahici bir adam. Görün demiyorum, bilin. Lütfü Bergen’i tanır mısınız? Ben tanırım ve de tanıdım. Kurulacak bir cümleyi ona emanet edebilirsiniz rahatlıkla. Bir şehir kuracaksanız, mutlaka onunla konuşmanız ve de onu okumanız lazım. Ali Haydar Haksal sadece marifet değil, çalışkanlık ve azim demektir. Ali Haydar ağabey gibi büyük yazarlarımızdan istifade etmemek sadece büyük ihmal değil, aynı zamanda büyük israftır. Zira zamanında danışmadığın ve konuşmadığın kişi için yaptığın ihmal israfındır. Yıldız Ramazanoğlu ve Cihan Aktaş iki kadın yazarımız. Hiç fildişi kulelerde oturmadılar. Hiç yazdıklarına yabancılaşmadılar. Hep birleştirici ve bütünleştirici oldular, hiç ayırmadılar, bölmediler ve kırmadılar. Daha fazla sahip çıkmamız, daha fazla tanımamız ve tanıtmamız gereken kalemlerdendiler. Yeterince işitmedik söylediklerini, yazdıklarını hakkaniyetle okuyup okutmadık. Onları ekranlarda daha çok görmek isterdik, hep yavaş davranıldı ve hep tecil edildiler. Hayatın hızlılığına kendimizi kaptırıp da ıskaladığımız o kadar çok değer var ki onları buraya yazsam sığmaz. Gözden kaçanlar için çok bir şey söyleyemeyiz, lakin gözden kaçırılanlar konusunda vebalimiz büyüktür. Düşünün ki bu memlekette yaşayan 80 milyon olarak toplu bir fotoğraf çekiliyoruz ayakta. Çakallar, artistler, fırsatçılar, şakşakçılar, kalpazanlar, makam sevdalıları, kendini birilerine beğendirmek isteyenler başkalarını ite kaka arkaya itip kendileri poz vermek için öne geçiyorlar. Ya arkadakiler, araya sıkışıp kalanlar? Onlar fotoğrafta yok. Biliyorlar ki önemli olan fotoğraftaki değil, o taraftaki yerimizdir!

EDEBİYAT DERGİLERİNDE METAL YORGUNLUK MU?

Takip edebildiğim kadarıyla söylüyorum. Yıldan yıla takip mesafesi uzuyor. Edebiyat dergilerinin bir yıllık hâsılasını takip edebilmekte öyle eskisi gibi kolay değil. Hem bu konuda istekli olan da pek yok. 2017 biteli neredeyse beş ay olacak, sadece Edebiyat Ortamı dergisi geçen senenin şiir hâsılasını bir yıllıkla edebiyat okuyucusuna sundu. Bakalım Mühür dergisi ne yapacak? Kimse eskisi gibi ne yolunu bekliyor ne de peşine düşüyor bu tür yayınların artık. Heveslisi yok denecek kadar az. Tam da o noktaya geldik: Şairlerin bile birbirlerini okumadıkları noktaya! Evet, kitaplar bir taraftan çıkmaya devam ediyor. Pazar hareketlensin diye olmalı. Kalplerde bir kımıltı olmadıktan sonra, pazar hareketlense ne olur ki?! Demedi demeyin, çok yakın zaman sonra edebiyat kavgalarını bile özleyeceğimiz bir sürece gireceğiz. Siyaset ve günlük yaşamın tazyiki edebiyatın üzerine şalını çoktan örttü bile. Erken doymuş insanlar gibiyiz edebiyat sofrasında. Yazma saikleri, yazdırma vesileleri, acı, ıstırap, yoksulluk ve kolektif dertler çoktan çekildi hayatımızdan. Yok, hayır şiir falan ölmedi. Bizim şiire yaklaşacak, öyküye gidecek dermanımız azaldı. Öyle edebiyat dergilerini tanıtmak gibi eski adetleri yaşatan gazetelerimiz de kalmadı. Bedir Acar dostumuz sağ olsun her fırsatta kendisine gelen bütün dergileri ayırmaksızın tanıtıyor. Dergiler bile tanıtıldıklarından habersiz. Kupür kesme dönemi çoktan bitti. Edebiyat dergilerini çıkarma hevesi ve de aşkı nereye gitti? Yani sayı özlemi neden kimselerin yüzüne aksetmiyor? Dergi içeriklerine dair konuşanlar ne oldu da bu dünyayı terk ettiler? Ah çokluk! Sen yok musun sen, yine bizi kendimizle bir başına bırakarak çekip gittin!