Eski bir köyün kapısı açık kalmış kerpiç evlerinin tahta
basamağında oturan küçük kızların soyundan kaç kişi kalmıştır bugüne.
İki yüz yıl önceki okulun yıkılmış iç duvarlarından kalan
harabelere sinmiş kâğıdın, mürekkebin kokusu.
Pazardan dönen kadının peşi sıra sürüklediği yüklerle
göründüğü o tepe.
Bizim evlerimizde hiç kilit olmaz diyen manav
delikanlının gezdirdiği köyünden kareler, bir masal diyarın ayrıntıları.
Dikdörtgen yalaklarında yosun tutmuş zeminde parıldayan
suyun başını mesken tutmuş serçeler.
Küçük gölette serinlemeye çalışan köpekler.
Eşyaları ile birlikte yıkılmış evin kirişleri arasına
karışmış bir kadının kendi elleri ile diktiği divan yastıkları, eski terlikler,
tahta sofralar, pişirgeçler.
Git git sonu gelmeyen bir kışın o en yakın dostu,
şefkatli bir anne gibi ders yapan çocuğa, minderinde kıvrılmış kediye, başına
asılmış kurutulmayı bekleyen çamaşırlara, evin yaşlısının ısınmak için dibine
sokulduğu guzune; sokağımızın Güzün teyzesi gibi, sobaların en anacı da atılmış
bayırdan aşağı.
Yüzyıllık cevizlerin, yaşlı kiraz ağaçlarının, armutların
artık silkeleyicisi bile kalmadığından dallarında kurumuş meyveleri.
Hayat fışkırırken taze asma ışkınlarından.
Yerdeki fidelerin köklerine inen her çapada domatesler
daha fazla tutunurken hayata.
Yağmurun, sacda pişen yufkanın, reyhan kokusunun
mahalleyi sardığı.
Çocukluğunda Eyüp Sultan a götürülen, bir simitlik hediye
ile mutlu olan, nenelerinden alışkın olduğu Mahmut Paşa dan gayrı marka
tanımayan, eski eşyasına sadık, iki eteği üç bluzu ile ömür sürmüş tutumlu,
yârine sırılsıklam âşık eski hanımların durduğu fotoğraflar.
Ağın, Arıcak, Arapgir.
Fırat ın kolları ile sardığı toprakların acıklı türküsü.
Ben öleydim ağıtlarının dağlara haykırıldığı, ovalara
düşen ateş.
Şehrin ağabeyi idi Besim, evi bile yoktu, yoksullardan
utancından almamıştı başını sokacak dam, kim bir şey isterse yapardı, yapamasa
kahrolurdu, adamlığını kaldırıp yerden yere vururdu, Harput un son kabadayısı
düşerken bir gazete sayfasına ölüm ilanı olarak boylu boyunca.
Üç Umurbey i anlatıyor manav delikanlı, haraları dillere
destan, atlarının tımarcısını kovduğu yerde kopuyorum fotoğraftan, tımarcısı
başka bir diyarda Safıbey dir artık.
Her bahar, doğanın çeyiz hazırlığı yaza yetiştirilirken.
Bu ayrılıklar, fotoğraftakini her gördüğümüzde kalbimizi
sızlatan.
Bir dut ağacının gölgeliğinde ailenin üç kuşak önceki
nesli.
Bu kaybedişler, avlunun revaklarına sırtını dayamış
delikanlının sanki hiç çıkmamış gibi durduğu eyvanlar.
Yeniden buldurmak için midir, bu gidişleri organizeler.
Çok daha güzel asma çardaklarının üzüm salkımlarının
böğürtlen dallarının bülbül seslerinin çerçeve yaptığı daha enfes bir beldeye
mi gitmektedirler fotoğraflardan bir yıldız gibi kayanlar.
Lifî bir ağaç dalı gibi tasavvur etmek mümkün müdür.
Karanlık dekorlar aslında insanların zihninde uydurduğu
bilinmezliklerin adıdır ki, her giden candan sonra arkada kalanların bir daha
toparlanamadığı, titreyen ellerinde duran fotoğrafa daha da bakamadığı.