Gazze‘de okullar penceresizdir. İsrail saldırısı sırasında hasar gören cam çerçeveden yoksun 170 okulda binlerce ilkokul çocuğu İsrail‘in ambargosu yüzünden soğukta ders yapmak zorundadır.
İşgal altındaki topraklarda işgalcinin ve yerleşimcilerin denetiminde olan su, Filistinlilere dirhemle verilmektedir. Daha vahim olan İsrail‘in yaşamsal önemdeki suyu ‘stratejik bir silah‘ olarak kullanması ülkenin su kaynaklarının tümüne el koyarak Filistin halkını susuz bırakmasıdır.
Birleşik Devletler‘in çiçeği burnunda başkanı Barack Obama 9 Ekim 09‘da Barış Nobeli ile ödüllendirildiğinde "Bu ödülü barışa eylem çağrısı olarak kabul ediyorum" demişti. 4 Haziran‘da Kahire‘de Arap dünyasına yönelik ünlü konuşmasına ise "Selamünaleyküm" sözcükleriyle başlamış ve sözlerini "Amerika İslâma karşı savaşta değildir, hiçbir zaman da olmayacaktır" diyerek sürdürmüştü. Ayrıca salt bununla da yetinmemiş barış elini dünyanın tüm ülkelerine uzatmıştı.
Selefi W. Bush‘un iki iktidar döneminde Arap dünyasıyla ne tür ilişkiler içinde olduğu anımsandığında yeni başkanın bu sözleri Ortadoğu ve dünyanın çok sayıda sorunlu bölgesinde barış umutlarının bir kez daha gündeme gelmesine yol açmış, özellikle de bilmem kaçıncı kez yarı yolda bırakılan ve Ortadoğu barışının anahtarı sayılan Filistin sorununda, bu kez somut ilerlemeler sağlanacağı izlenimi yaratmıştı. Nitekim Başkan Obama, Kahire konuşmasından günümüze İsrail‘in aşırı sağcılarla koalisyon yaparak iktidara gelen sağcı Netanyahu hükümetine, görüşmelerin önemli köşe taşlarından biri olan yeni yerleşimlerin en azından dondurulması konusunda yaptığı ciddi baskılara karşın başarılı olamadığı gibi bu konuda Natanyahu ve aşırı sağcı Dışişleri Bakanı Avigador Lieberman‘ı ikna edememiştir. Böylece yeni barış süreci de tıpkı W. Bush‘un Annapolis‘te 2005 yılının sonuna kadar bir Filistin devletinin kurulacağına ilişkin barış planı gibi kesin başarısızlıkla sonuçlanacağa benzemektedir. Şu farkla ki W. Bush Olmert iktidarının yeni yerleşimlerin dondurulması konusundaki direncini kırmak yerine İsrail‘in işgali sürekli kılmaya yönelik yeni yerleşimlerin gerekli olduğu tezi konusunda ‘ikna‘ olarak bizzat başlattığı barış görüşmelerinin bu kez kendi eliyle rafa kaldırılmasını sağlamıştır. Buna karşılık Obama da yeni yerleşimler konusunda aylardır sürdürdüğü ısrardan vazgeçerek, deyim yerindeyse Dışişleri Bakanı Hillary Clinton aracılığıyla ‘havlu atmak‘ zorunda kalmıştır. Ancak şu farkla ki: Bayan Clinton havlu atmış görünse de bunu barış görüşmelerinin yeniden başlaması için yaptığını ileri sürmektedir. Zira yerleşim sorununun Filistinlilerce önkoşul olarak ileri sürülmesi İsrail‘e göre barış görüşmelerinin yeniden başlamasını engellemektedir. Bu açıdan bakıldığında yerleşim sorununun önkoşul olmaktan çıkarılması ve bu önemli sorunun görüşmeler ilerledikçe ele alınması, Bayan Clinton‘a göre barış görüşmelerinin yeniden başlamasının sağlanmasında önemli bir kazanımdır.
Bu konuda İsrail‘e ne ölçüde güvenileceği sorusunu olumlu yanıtlamak güç. Zira İsrail‘in yerleşimler konusundaki uzlaşmaz tutumunu görüşmeler sürecinde yumuşatacağıyla ilgili herhangi bir belirti ufukta görünmüyor. Nitekim Doğu Kudüs‘te olduğu gibi Batı Şeria‘da işgal altındaki topraklarda yerleşimler bütün hızıyla sürmektedir. 1993 barış sürecinde duraklayan kolonizasyon, ikinci intifada öncesinde 200 binken bugün 267 bini aşmıştır. Doğu Kudüs‘te de durum aynıdır. 2000 yılında 172 bin olan yerleşimci sayısı 2003‘te 184 bine yükselmiştir. Batı Şeha‘nın üçte biri kolonların ve askeri üslerin işgalindedir. Buna Doğu Kudüs‘teki yerleşimcilerin sayıları da eklendiğinde işgalci kolonların toplam sayısı 2.5 milyon Filistinliye karşı 450 bin gibi ürkünç düzeylerdedir. Filistinlileri birbirinden ayıran, onlara yıllardır Tanrı‘nın her günü cehennem azabı çektiren ‘Utanmasız Duvar‘ ve yüzlerce geçiş noktası inşaatları ve kendi vatanlarında göçmen yüzbinlerce Filistinlinin dramı gibi aksamadan sürmektedir. Görüşmeler yerleşim sorununu sürece bırakarak başlasa bile İsrail‘in 1967‘de işgal ettiği Filistin topraklarının tamamında Doğu Kudüs başkentti ve İsrail‘le yan yana yaşayacak bağımsız bir Filistin devletinin Tel Aviv tarafından kabul edilebileceği olasılığı ne ölçüde inandırıcıdır. İsrail‘in bu konuda iyi niyetli olduğu söylenemez. Zira bu yönde küçük de olsa olumlu bir işaretten eser yoktur. Obama ise İsrail‘e barış yönünde baskıdan vazgeçmiş görünmektedir. Başı başka sorunlarla derttedir. Dahası İsrail‘e diş geçirmek konusunda özürlüdür. Öte yanda İsrail‘in Gazze‘nin onarılmasıyla ilgili yardımları engellemeye devam etmektedir. Gazze‘de okullar penceresizdir. İsrail saldırısı sırasında hasar gören cam çerçeveden yoksun 170 okulda binlerce ilkokul çocuğu İsrail‘in ambargosu yüzünden soğukta ders yapmak zorundadır. İşgal altındaki topraklarda işgalcinin ve yerleşimcilerin denetiminde olan su, Filistinlilere dirhemle verilmektedir. Daha vahim olan İsrail‘in yaşamsal önemdeki suyu ‘stratejik bir silah‘ olarak kullanması ülkenin su kaynaklarının tümüne el koyarak Filistin halkını susuz bırakmasıdır. Örneğin İsrail yönetimi Batı Şeria yerleşimcilerine yılda 1000 metreküp su tahsis ederken Filistinlilere yılda 137 metreküp suyu bile çok görmektedir ki bu, açık bir insan hakkı ihlalidir. Öte yandan İsrail su konusunda ‘hydrodiplomasi‘yi de başarıyla yürütmekte hayli beceriklidir. Örneğin son zamanlarda, daha çok Arap dünyasına şirin görünmeyi amaçlayan esastan uzak sanal gerginliğe karşın Türkiye ile askeri işbirliğinin yanı sıra su konusunda da işbirliği içindedir. Diğer taraftan Filistin Otoritesi Başkanı Mahmut Abbas‘ın başkanlık seçimlerinde aday olmayacağını açıklaması ise barış konusunda bir başka düş kırıklığının işareti sayılmaktadır. Anlaşılan o ki, ‘Barışın yol haritası‘ bir kez daha aşılması güç engellerle karşı karşıya görünmektedir.





