Fetö'lizabetlerin analizi

Abone Ol

Saatleri bulandırma medyatütüsü

“Darbe saatini erkene almasalardı…”

“Diğer darbeler gibi planlandığı şekilde gece yarısından sonrasının üçünde yapılsaydı…”

O sabahsız ihanetin ekurşunları bittiğinde dillendirilmeye başlanan bu “analiz(!)” cümlesinin doğruluğuna şu ihtimalleri seslendirerek itiraz ediyoruz.

İhanete görevlendirilmişlerin yanında mı idiniz, ki açıklamayı siz yapıyorsunuz? Size mi vermişlerdi, plan değişikliklerinden kamuoyunu bilgilendirme işini?

Ömrünün her on yılında bir ihtilal yaşamışlar olarak, o kadar şartlanmışızki darbelerin başlama saatinin 03.00 olduğuna..

Bu düşünce hem, gelen darbecileri de geçmişin darbecilerinin akıl eşitliğinde sanmak az zekalılığına götürdüğünde analizcilerimizi, ne yapacaklar?

Yahut bu analizcilerin içinde “Ben darbeci olsaydım böyle yapmazdım,” özlemi var da, bundan dolayı mı beğenmiyorlar ihanetcilerin başlama vaktini?

“Darbe saatini erkene almasalardı…”

Darbe dediği o ihanet harekatının kapsadığı alanı ve zamanını, itme ve çekme kuvvetini, değiştirme ve dönüştürme gücünü ölçmemiş, tartmamış ve hesabından bihaber insanların hangi niyetlerle böyle analizler yaptığını bulmanın işimiz olmadığını bilmemiz, gerçekleri paylaşmak istememizi engellemese gerek..

“Darbe saatini erkene almasalardı…”

Hayır, hayır, hayır!

Darbe denilen o ihanet harekatına planladıkları saatte başlamışlardır!

Mevcut güçlerini biliyorlardı ve ilave güçlere ihtiyaçları vardı.

Gece yarısından sonra 03’te mi ilave güç bulabilirlerdi, yoksa herkesin her an harekette olduğu akşamın sonrasında mı?

İlave güç nedir sorusuna, örnek aldıkları 27 Mayıs 1960 darbesine bakarak cevap verelim.

Mayıs’ta olan, Temmuz’da olmaz mı?

İstanbul’u kaç tankla teslim almışlardı? Beyazıd meydanındaki dört tank. Beyoğlu’nda, Beşiktaş’ta, Kadıköy’de, Üsküdar’da 60 ihtilalinden kalma tanklı resimleri gören var mı gazete sayfalarında? Yok!

O günün siyasi çoğunluğu Demokrat insanlar neden karşı çıkamamışlardı? Çünkü, onlardan önce CHP’liler darbeye sahip çıkmışlardı. Ya yaya, şaşaşa… Ordu – gençlik elele…

Gerçek şudur: İnönü yıllarca CHP’ni hazırlamıştı. (1959’dan sonra darbe bekleyen CHP’liler belgesini çok yazdık.) Meclis’teki “Sizi ben bile kurtaramam” büyüklenmesi işaret fişeklerindendi. Alt yapının son taşları da 28 Nisan öğrenci olaylarında döşenmişti. Olur mu böyle olur mu? Kahrolası diktatörler…

İşte 15 Temmuz’da, geçmişin 27 Mayıs’ını iyi bilen FETÖ, ilave güç hesabından dolayı darbe saatini kesin ve değiştirilemez olarak 21.00 suları diye duyurmuştu görevli ihanetçilerine.

Köprüden yansıyan ilk resimlere bir daha baksın herkes. İlave güçleri bekledikleri ve her geçen zamanda sabırlarının azaldığı, nerde kaldı bunlar telaşları açık olarak görülür.

“Gezi”ciler dersek, yeterdi ama, onlara bir aralık ayının aralık bırakılan bir zaman dilimini tez konusu, tiyatro konusu, siyasi nutuklara malzeme konusu yapanları da katmazsak olmaz. Çünkü FETÖ boşuna demiyordu: “Bunların akıbetı Menderes’ten beter olacak!” diye..

Ayrıca FETÖ katılacağını hesap ettiği o ilave güçlere, yıllar öncesinden kadroya alınmışlardan (!) ilaveler olacağına o kadar emindi.. Ya da erteleyecekti. Lakin eteği sıkışmış olmalıydı.

Eylül kuyrukcuları

İlave güçler 27 Mayıs’la, 12 Eylül’ü mü karıştırmışlardı? FETÖ’nün aklına bu ihtimal gelse idi, bütün marketleri satın alıp, o ihanet günü ilk akşamdan kapattırmaz mıydı hepsini?

Herşeyi ben düşünmüş olmayayım. İlave güçlerin de bir katkısı, bir emeği olsunki sahiplensinler. Sosyal medyada birbirlerini ve illegal örgütlerini tetiklesinler hayırlı olsun mesajlarıyla. Darbemiz de kurtulur daha ilk saatlerde FETÖ imzalı olmaktan. Yurtta sulh deyince akan suların yarısı durmalı? Hatta belediye başkanlarının köşkleri de sığınak olmamalı.

FETÖ böyle düşünmüştür diyoruz çok eksikli olarak. Dayanağımız yine o köprünün ilk görüntüleri. Saniyelerin ne kadar kıymetli olduğunu da anlatır bize.

15 Temmuz mücahitlerinden,  kahramanlarından, yiğitlerinden, gazilerinden, şehidlerinden önce, o ilave güç dediklerimiz tıpkı atalarının 27 Mayıs’ta yaptığı gibi oraya varsalardı ve alkışlar eşliğinde, çok severler ya, halaya dursalardı, vesaire vesaire…

FETÖ’nün aklına taş düşürme değildir bu anlattığımız. Bizzat diyoruzki: Şeytanın aklına işte burada taş düşmemiştir. 

Sokaklarda büyütülen o ilave güçler…

İkna odalarında büyütülen, avara kasnak general kafalarında büyütülen, kasetli fahişe yataklarında büyütülen, ne istediniz de vermedik havalarında büyütülen o ilave güçler neyi anlayamadıklarını itiraf ediyorlar bugün? FETÖ’yü mü? 16 temmuz Türkiye’sini mi? Cevabı en doğru olarak bizdedir.

Neden FETÖ’nün sivil güçleri teşvik rolüne yönlendirilmediler? Sorusunun karşılığını artık herkes bilse gerek. Onların kaçmaya meyilli karakter sahibi olmalarının ötesindedir sebep.

Her FETÖ’cünün ihanet görevinin bir sırası vardır. Ve onlar bu sıra disiplinine uymaya da eğitimlidirler.

Yazışma sistemleri korkularının eseridir

Resmiyette, FETÖ’nün birer ihanet görevlisi olarak yetiştirdiklerinin birinci sınıfta okudukları “Alfabe” daha çözülememişken, FETÖ’yü anlamış, bilmiş havalarında ahkam kesenlere, yanlış hedef gösterenlere karşı dikkatli olmak, bugün en çok “Savunan adam”ın yolundakilere düşmektedir. Çünkü FETÖ zulmünü en iyi onlar bilirler, en iyi onlar çelikleşmişlerdi.

Dehlizleri çok ve zifiri karanlık FETÖ karakterlerini kolay tanımanın en iyi metodlarından biri de, onların “Milli Görüş” partilerine ve insanlarına attıkları iftiraları sınıflandırmak üzerine kuruludur. Çok uzaklarda sandıklarımızın yazdıklarını konu ederek anlatalım “metod”dan kastımızın ne olduğunu. 

Farkındayız “patates dinli”lerin

Oda tv sitesinin yazarlarından Prof. İzzettin Önder’in 03.10.2016 tarihli ve “Farkında mısınız resim netleşiyor” başlıklı analiz yazısından bizi ilgilendiren birkaç satırını alalım.

“Bir tarihte, Erbakan hoca ile Fetullah hoca karşılaştığında, basında yansıdığı kadar, aralarında şöyle bir konuşma geçmiş. Erbakan hoca Fetullah hocaya siyasete girmeyi önerirken, buna karşılık, Fetullah hoca eğitime yönelmenin gerekliliğini savunmuş. Öyle anlaşılıyor ki, hedefler aynı ya da benzer, ama araçlar farklı.” (FETÖ’nün siyasete ne zaman, nerede, nasıl ve kimlerle girdiğini bilmiyorlarsa, deyip geçmek var ama…)

Mişli geçmiş zamanla yazılan bu satırların tek dayanağı “basında yansıdığı kadar” kelimeleriyle işaret edilen ve fakat hiç olmamış, elle tutulmamış, gözle görülmemiş bir mekan, bir gazete, bir tv ekranı..

İstenirse yaşadığı her dakikanın belgesine ulaşılması mümkün ve bu ülkenin yegane “Milli” Başbakanı’nı, en karanlık haçlı seferinin başı konumuna oturmuş biriyle, onca anlatım ve cevaplandırmalara ragmen, geleceğimizi tartıştığını yazarsa bir akademisyenimiz, üzüntümüz iki kere olur. Böyle yazıların üst örtme görevleri olduğuna inanırız, bir. İkincisi ise, Talat Aydemir 20 Mayıs 1963 isyanından sonra idamla yargılanırken, hanımı, berberine “Haftaya Çankaya’da görüşürüz” demişti iftirasıyla urganı yağlandıran Milli Damat Metin Toker tavrının, geleneğinin hala “sol”umuzda revaçta olmasınadır.

Bu yukarıda verdiğimiz örnekle ilgilendirmeden, bir geçmiş gün vesikasını tartışmamızın tam yeridir şimdi.

Mit’in kurdu mu oldu?

1990 yılının bir Hürriyet haberinden aldığımız bu spot, devleti ele geçirmiş FETÖ’ye sızılamadığını(!) en basit kelimelerle anlatırken, neler neler düşürür akıllara?

Kurulan o özel ve paralel istihbarat, MİT ile neyin yarışına girecekti?

Yerleri, yurtları, mekanları, hareket alanları neresiydi o özel istihbaratın? Ve hangi ihtiyaçtan dolayı kime kurdurulmuş ve hangi teşviklerle büyütülmüşlerdi?

28 Şubat’larda görevi ne olmuştur bu özel istihbarat biriminin? Ya da bugüne hangi sıfatlarla ve nerelerde bulunarak gelmişlerdir?

15 Temmuz’dan beri MİT’in neden haberi yok, MİT’in neden gücü yok, ya eniştelerimiz de olmasaydı gibi müstehzi ifadelerle bir yerlere gönderme yapanlarımız bu “rakip”ten haberli midirler, dersiniz?

1990 yılında o yarışı ilan eden ve kadronun o gün bin 300 olduğunu kayda geçirten Akbulut ve T.Özal’dan kalan ANAP artıklarına bu sorular sorulmalı ve cevabını da herkes bilmelidir.

Bizim, bize verilen bilgilerin ötesini de bilmek hakkımız, farkımızdan kaynaklıdır.

Bunu da bilsin insanlar. Tehlikenin analizini en doğru bizim yaptığımızı da…

Lozan, oyun bozan

Zaman, Lozan antlaşması tartışmaları zamanı olursa, bizim sayfamızın da bir diyeceği olur elbette.

CHP milletvekili ve İsmet Paşa kalemşörlerinden Y. Ziya Ortaç’tan alıntıladık bu anekdotu. Aynen aktarıyoruz.

Rahmetli Rıza Nur anlatmıştı. Lozan konferansında bir gün, baş murahhas İsmet Paşa, Hasan beye rica eder:

-Bizim Duyunû Umumiye borcumuz ne kadardır. Iyice tetkik edip bana kat’I bir rakam getiriniz…

Hasan Bey, bir saat kadar kaybolduktan sonar gelir ve İsmet Paşa’ya bir pusula verir.

Baş murahhas bir elindeki kağıda bakar, bir cebinden çıkardığı kağıda… Yavaş yavaş kaşları çatılır, yüz çizgileri sertleşir, dikenli bir sesle:

-Canım bu ne rezalet? Diye bağırır. Geçen hafta yine istemiştim verdiniz… İkisinin arasında beş, on, yüz değil milyonlarca lira fark var! Hangisi doğru bunun?

Hasan bey, İsmet Paşa’nınki kadar öfkeli bir sesle cevap verir:

-Ne bileyim ben paşam? Hesap bu, o zaman öyle çıktı, bugün böyle çıkıyor!

Hakemlerde Hakem Olmalı!

SAYIN Cumhurbaşkanı’mızın Fenerbahçe-Anadolu Efes basketbol maçını seyredip, 32. Erkekler Cumhurbaşkanlığı kupasını vermesi, spor dünyamıza yansıyan güzel sahnelerdendi. Önce bunu belirtelim istedik.

Gelelim futbol konumuza. Yani hakemlerimize.

Futbolumuzun handikapı hakemlerimizdir. Malzemesi, oyuncusu, teknik direktörü, sağlıkçısı, masörü, antrenörü, kondisyoneri ve daha sayılabilinecek hangi değeri varsa onun ithali mümkün iken, bir tek hakem yasağı olmasını anlamak mümkün değil.

Bir kısım eski hakemlerimizin, futbolumuzu katlettiler diye sıfatlandırdığı bir takım eski hakemlerimiz, tv ekranlarında ve yazdıkları gazetelerin köşelerinde, sahalardaki yetiştirdiklerine aferin çekecekler diye, katlanmaya daha ne kadar zorlanacak takımların taraftarları.

Yetersizliği ve zayıflığı kulüp sözcülerinin demeçlerine konu olmuş bir hakemimizin verdiği penaltıya övgüler yağdıranlara tek bir sorumuz var.

Hakem aldatmaya yönelik hareket nedir ve o hareketi gördüklerinde aldatıcı oyuncuya kart gösteren hakemler, hakem sayılmayacak mı?

O hakemden o penaltıyı alan oyuncu istese idi öyle birkaç penaltı daha alabilirdi. Zira hakemin hazır olduğunu görmüştü. Fakat teknik direktöründen utanmış olmalı.

Birkaç sorumuz daha var, ama onlar genel sorular. Lig sonuna kadar o oyuncu o aldatma hareketiyle başka hakemlerden penaltı alamayacak. Hedefe o maçta ulaşıldığından. Doğru mu?

Büyük takımlarda oynarken ceza sahasına düşmeleriyle penaltı kazandıran oyuncular, neden gittikleri Anadolu takımlarına o penaltılardan kazandıramıyorlar. Halbuki düşüşleri aynı ustalıkta..

Bu maç şu takımın 4-0 galibiyetiyle biterdi ama, 1-0 yenik dönüyorlar şehirlerine, gibi yorumlar yazan köşecilerimiz, sonuçların hakemin kimin yanında olduğundan kaynaklandığını bilirler, fakat yazamazlar.

Statlarımızda seyirci istiyorsak, seyredilecek futbolcu getirdiğimiz kadar, yönetimi seyre değer hakemler getirmeliyiz.

Hem biz güçlü devletiz. Zayıf hakem ister miyiz?