FETÖ, PKK ve PYD aynı merkeze mi bağlı?

Abone Ol

15 Temmuz darbe girişimine giden günlerde PKK sessizliğe bürünmüş, Suriye’de sanki çatışmalar hafiflemiş görüntüsü veriliyordu. Böylece darbecilerin ne yapıp yapamayacağı beklentisine girilmişti. Darbe başarısız olunca hemen arkasından PKK terör örgütünün harekete geçmesi, arkasındaki merkez tarafından meydana sürülmesi, kanlı eylemlerini birden bire artırması, ardından Suriye’de Münbiç’in ABD tarafından PKK’nın Suriye kolu PYD’ye verilmesi, bu gelişmenin  PKK yanlıları tarafından halaylarla karşılanmasını FETÖ, PKK ve PYD’nin şimdiye kadar siyasiler tarafından adı telaffuz edilmeyen sadece ‘üst akıl’ olarak nitelendirilen merkez ABD-Siyonist ittifakı tarafından yönetildiğini ya da kullanıldığını göstermeye yeter sanıyorum. Bu arada, Türkiye ile Rusya ve İran arasında ortaya çıkan yakınlaşmanın da bu üst akılı rahatsız ettiğini, birden bire Suriye’de PYD’yemekan açıldığını, Türkiye kendi iç meseleleri ile ilgilenip FETÖ mensuplarını temizlemeye çalışırken fırsattan istifade ederek Kürdistan’ın Suriye ayağının oluşturulması için önemli bir adım atıldığını söylemek yanlış olmaz. Görünen o ki, Türkiye Batı-Siyonist ittifakı tarafından rahat bırakılmayacaktır. Geçmişte yaşanan ve günümüzdeki gelişmeler bunu gösteriyor. Sadece Irak ve Suriye değil Türkiye’de söz konusu ittifakın hedefi içindedir. Böyle olunca bir takım çevrelerin hâlâ Batı-Siyonist ittifakının gönüllü savunuculuğunu sürdürüyor olmalı insanı dehşete düşürüyor.

Darbe girişiminin ardından yaşananlar dikkate alınarak Türkiye’nin Rusya ve İran ile ilişkilerini bozmasına yönelik açıklamalar ve yayınları yapanların oturup gelişmeleri yeniden değerlendirmeleri gerekiyor. Rusya ve İran ile bir takım farklılıklarımız elbette vardır. Farklı ülkeler arasında farklılıkların, bazı çıkar çatışmalarının olması da doğaldır. Ancak, ABD ve Siyonist ittifakla Türkiye’nin çok daha farklı yanları çıkar çatışmaları vardır. Özellikle de Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde bölgemizdeki ülkelerin birbiri ardı sıra istikrarsızlaştırılması, iç çatışmaların ortaya çıkartılması netice itibariyle parçalanmakta sıranın Türkiye’ye de geleceğini gösteriyor. O zaman bu işgalci ve sömürücü ittifaka karşı yeni ittifakların araştırılması, ancak, bu arayışların birilerinin istediği gibi taktiksel değil, stratejik olması gerekiyor. Eğer, yıllardan beri ABD stratejik müttefik olarak ilan edilmiş ise Türkiye’nin İran ve Rusya ile geliştireceği yeri birliktelikler çok daha stratejik niteliktedir.

Türkiye ile ABD (isterseniz buna AB’yi de katarak Batı diyelim) arasındaki birliktelik geriye dönük bir şekilde değerlendirildiğinde bu işten Türkiye’nin hep zararlı çıktığı görülür. Sadece Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ardından parasını ödediğimiz silah ve araçların ABD tarafından Türkiye’yi verilmemiş olması bile bu zarar ve samimiyetsizliğin boyutlarını göstermeye yeter. Ayrıca, 1959’dan beri kapısında bekletildiğimiz AB’nin Kıbrıs Rum Kesimi’ni üyeliğe alması, buna karşılık Türkiye’yi bekletiyor olması da Haçlıların bize nasıl baktığını göstermeye yeter. NATO ittifakı ile ilişkilerimizde de veren hep Türkiye oldu. NATO Türkiye için ne zaman harekete geçti ve silahlarını Türkiye’yi korumak adına kullandı? Bilen var mı? Ama Afganistan’ın ABD tarafından işgali söz konusu olunca bizden asker istediler.

Tüm bunları söylerken Rusya’yı barış havarisi görüyor, çıkarlarını düşünmediğini söylüyor değilim. Ancak, Türkiye Batı ittifakı içinde yerini alırken Doğu Bloku’na (Komünist Blok) karşı korunmak düşüncesindeydi. Ne var ki aradan geçen zaman içinde Doğu ile Batı kucaklaştı, İslam ülkelerinde ortak operasyonlar yapıyorlar ama İslam ülkelerinin özellikle de Türkiye’nin birbirleri, özellikle de Rusya ve İran ile yakınlaşmasına izin verilmiyor, bundan rahatsız oluyorlar. Bunun üzerinde hep birlikte düşünmek, doğruyu birlikte bulmak, el ele verip sömürü çarklarını işlemez hale getirmeliyiz. ABD ürküttüğünde Rusya’nın Rusya’ya kızdığımızda ABD’nin kanatları altına sığınmak bağımsızlıkla izah edilemez.