Felaket senaryoları karabasanı

Abone Ol

İnsanlığı huzursuz ve tedirgin eden süreçler, emperyal güçler tarafından sürekli bir tutuma dönüşmüş bulunuyor. İnsanlığın iki yakasının bir araya gelmesine fırsat vermiyor. Kendilerine rakip gördüklerini bir biçimde meşgul eder ve oyalarken diğer taraftan da adım adım yapacaklarını yapıyor.

İnsanlığın içine düştüğü bu çıkmaza getirebilecek bir önerisi olmadığından yaşanmakta olanlara ya uyum sağlamaya ya da kabuğuna çekilmeyi yeğliyor. Bu da karmaşanın ve karanlıkların sürmesi anlamına geliyor.

Doğal olarak sürekli Müslümanların tutumlarından, yapılması gerekenlerden söz ediyoruz ve etmek durumundayız. Yoksa insanlık için çıkış olabilecek bir yol ve yöntem bilmiyoruz. Olması gereken budur.

Müslümanların temel sorunu bilinç ve inanç duygusu. İnançları var, birtakım şeylere inanıyorlar da sıra inançları gereği cihad söz konusu olunca duraksıyorlar ya da tam anlamıyla ilgisiz kalıyorlar. Bunun nedeni yaşanmakta olanlardan ötürü veya yaşanacak olanları göze alamayış. Cihad zaman zaman vurguladığımız gibi gözü kara, delicesine ortaya atılma, oraya buraya saldırma değildir. Her insanın yapabilecekleri var. İbadetler elbette varlık bilinci bağlamında cihadin gereğidir. Hayatın hemen bütün alanlarına hükmedecek eylemlerde bulunma, her insan tekinin başladığı hayat yolculuğunda bilinçle yol almasıdır.

Hazreti Mevlana’nın mektuplarını okudum şu sıra. Muhatabına yazdığı her satırında hikmet, dikkat, uyanış ve bilinç bulunuyor. Orada sık kullandığı ifadelerden biri de sözün fazlası haramdır deyişi. Yöneticinin yapması gerekenleri neyse onları bir dua ile ifade ederken bir diğer yandan da bir öğüt oluyor. Yardım istediği kimseye öğüt veriyor. Ona adeta şöyle şöyle olmasın niyazında bulunuyor.

Müslümanların içinde bulunduğu büyük manevi güçten yoksunluk kendi sınırlarını hem daraltıyor hem de işlevsiz bırakıyor. Emperyalizm büyük bir güç, donanımlı, karşı koymak adeta olanaksız. Böyle olunca ona teslim olmak mı gerekir?

Emperyalizmin yöneldiği çevrelerden çok kendisine asıl tehlikeli bulduğu İslâm ve dolayısıyla Müslümanlardır. Müslümanların ise etkisiz kılınması başlıca ödevi. Müslümanların sorunu ise bu tutuma ayak uydurmalarıdır.

Şu sıralar İran yeniden gündemde. Direnen ve var olma çabasında olan Müslüman ülkelerin başında geliyor. Yanı başında Türkiye var. İki önemli güç. İran yalnız başına bir güç olmaktan çıkıyor. Türkiye ile veya başka ülkelerle de iş birliğine yönelirse güç olmaya başlıyor. O zaman da yalnız kalmıyor. Müslüman olmayan ulusların halkları da bu daireye katılmaya hazırlar.

Müslümanların tutulduğu hastalıklardan bir geçmişten beri süregelen kimi sıradan durumların birincil sorun hâline getirilmesidir. Irkçılık sorunu bunların başında geliyor. Geçmişi tam anlamıyla bir ırk olgusuna dönüştürme çabasında. İslâm dairesine girmiş olan halklar artık birbirileriyle kardeştirler. Onlardan ırktan ziyade aşiret olgusunun ağır basıyor olmasıdır. Sanki bir halk dünya yolculuğuna çıktığı andan itibaren her eylemi ırkını üstün tutma olgusudur gibi vehmediliyor veya böyle bir olgu oluşturuluyor. Bir örnek olsun için Sultan Alparslan, Nureddin Zengi’nin yanında yetişmiş. Bağlısı. Mısır’daki Fatımiler üzerine o gönderiyor. Aralarında asla ne ırki ne de bir aşiret duygusu var. Tek duygu inanç bütünlüğü ve olması gerekenler.

Bir diğeri de mezhep olgusu. Türkiye ile İran arasında köpürtülen İslâm öncesi paganlığın inşası. Zaten bu iki halkın paganlıkta bile ortak yanları bulunuyor. Şimdilerde asıl sorun mezhep ve onun üzerine inşa olan kışkırtıcılık. Bunu kendine görev bilenler var. Sanki bu halkların bir araya gelmesini engellemeye görevlidirler. Oysa Azerbaycan halkı da Şia. Nedense onlara ses çıkarmıyor, emperyalizmin tuzağını fark edemiyor.