Siyasi iktidar, “faiz sebep, enflasyon sonuç” teorisiyle önce enflasyonu patlattı, kuru tutmak adına rezervleri eritti, halkı daha da fakirleştirdi. Ve ekonomiyi öylesine bir çıkmaza ve kısır döngüye soktu ki, şimdi faiz inse de çıksa da kur artıyor, enflasyon daha da yükseliyor, alım gücü düşen kesimlere “yaklaşan seçimler” motivasyonuyla ücret artışları yapılıyor ve bu ücret artışları ve güven vermeyen para politikası yardımıyla enflasyon güya düşerken, gerçekte ise hayat pahalılığı tam gaz sürüyor.
Elbette ki, enflasyonun kasıp kavurduğu bir atmosferde çalışanların ücretlerine “en az” enflasyon kadar artış yapmak gerekiyor. Ki bu aslında maaşa yapılan zam değil de “verilen enflasyon farkı” olur en fazla. Çalışanın reel gelirini ve alım gücünü artırmaz, sadece kaybını önler. Tabi ki, bütün bu varsayımlar enflasyonun sıhhatli şekilde ölçüldüğü ve açıklanan verilerin de “sokağın enflasyonunu” yansıttığı durumlar için geçerlidir.
Enflasyon sarmalına bir kere girildi mi, yani enflasyon artarken ücretler de belli periyotlarda, mesela 6 ayda bir, artırılmaya devam edildiğinde, bu durum enflasyonu besleyici bir mekanizmaya dönüşür ve yapılan ücret artışları da enflasyon karşısında birkaç ay içinde erir ve birkaç ay sonra yeni bir ücret artışını gerektirir. Bu fasit daireye bir kere girince, sonu olmayan bir döngüye neden olur. Değersizleşen yerel para birimiyle beraber çok hızlı bir enflasyonist süreci ve fiyat algısının darmaduman oluşunu görürüz sonunda.
Dolayısıyla, elbette çalışanların enflasyon karşısında eriyen gelirlerinin korunması elzemdir, ancak burada enflasyonu düşürmeye azmetmek ve bu uğurda ciddi adımlar daha da önemlidir. Maalesef ki, çalışanların gelirlerini korumanın yolu 6 ayda bir kerameti kendinden menkul verilere dayanarak “enflasyon farkı” vermekten geçmez. Enflasyonu düşürmek şarttır. Mesele, bunu yaparken topluma “acı reçete” içirmekten daha az ıstırap verici ve makul bir çözümü uygulayabilmektir.
Mesela memur maaşlarına yapılan iyileştirmeleri karşılayabilmek adına Motorlu Taşıtlar Vergisi’nin, her ne kadar “bir defaya mahsus” dense de, 2023’te 2 katına çıkarılmasını hayra yormak da pek fazla mümkün görünmüyor. Bir defaya mahsus denilerek 2 kat alınacak MTV’nin aynı 2002’de “bir kereye mahsus” diye alınmaya başlanan ÖTV gibi kalıcı hale gelmesinin endişesini yaşarken, temel tüketim kalemlerinde yapılan KDV artışı vs. gibi vergi zamlarıyla bu endişe de başka bir yönden gerçek oldu maalesef.
Yaklaşan seçimler öncesi bütçe disiplinini düşünmeden “para saçmanın” yolu, şayet vergileri artırmak yani “vatandaşın cebinden finansman”dan geçiyorsa, o zaman enflasyonun düşmesini değil daha da artmasını beklemek gerekiyor. Daha da artacak olan enflasyon da, daha da yüksek ücret artışlarını gerektirir, onun için de bu mantıkla daha da yüksek vergiler söz konusu olacaktır. Vergilerin bizim cebimizden çıkacağını söylemeye gerek yok herhalde.
Deprem nedeniyle ortaya çıkan ilave yükün karşılanması bir noktaya kadar kabul edilebilir bir gerekçedir ama uygulanan seçim ekonomisi ve hesapsız vaatlerin yükünün vatandaşın sırtına yüklenmesinin mazereti olamaz. Şayet bir bütçe disiplini ve “kemer sıkma”dan bahsedilecekse akla ilk “vatandaşın cebi” değil, “kamunun kasası” gelmek zorundadır. Son 4-5 yılda, uygulanan gayri iktisadi ve sorumsuz ekonomi politikaları nedeniyle hızla fakirleşmiş olan ve taşıdığı yük iyice nefes aldırmaz hale gelen vatandaşa ek vergiler getirmek insafla bağdaşmayacaktır. Yaklaşan yerel seçim ve seçim ekonomisi uygulamayı adet haline getiren iktidarı düşününce, vatandaşa içirilen bu “acı reçete”nin yine vatandaşla sınırlı kalacağı da meydandadır.
Seçim ekonomisini dibine kadar uygulayıp bol kepçeden harcayan siyasi iktidarın, “bütçe disiplini” diyerek “zamlara da zam” anlamına gelen vergi zamlarını devreye sokması, ekonomideki “yönetememe” manzarasının son halkası olsa gerek. Bunun neticesinin, halihazırda fakirleşen halkın iyice dibe vurması olacağını öngörmek zor olmasa gerek.