Sultan Fatih, 1461 yazında Trabzon Rum İmparatorluğu üzerine sefere çıkmıştı. Bunu duyan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan ise hem Osmanlı’nın bu bölgede güçlenmesini engellemek ve hem de himayesi altında tuttuğu kayınpederi olan imparatoru kurtarmak için Fatih’i bu seferden vazgeçirmek istedi. Bunun için de Türkmenler arasında saygın bir yeri olan annesi Sare Hatun’u Fatih’e göndermişti. Sare Hatun, Sultan Fatih’in Trabzon’a giden dik dağlarda nasıl zorlandığını yakından görmüş ve Fatih’in artık atından inip yaya bir şekilde dağlara tırmanmaya başlamasını fırsat bilerek ona şöyle demişti:
“Ey oğul, bir Trabzon için bunca zahmete değer mi?”
Bunun üzerine Sultan Fatih ise Aşıkpaşazade’ye göre şöyle demişti: “Ana, bu zahmet din yolunadır. Ahirette Allah huzuruna varınca inayet ola. Zira elimizde İslam kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur.”
Bitmek tükenmek bilmeyen bir atılganlığa, azim ve kararlılığa sahipti Sultan Fatih. Ömrünün tamamı seferlerde geçmiştir demek hiç de yanlış olmayacaktır. Kısa sayılacak hayatına tam 17 sefer sığdırmış ve bunların da hepsine başkomutanlık yapmış, tartışmasız bir şekilde dünya tarihinin gördüğü en büyük mareşallerden birisi olmuştu.
Fatih’i büyük yapan sadece İstanbul’u alması değildi elbette. Çünkü onun ufkunda çok başka ve büyük işler vardı. İstanbul’un alınması bu büyük rüyasının ilk etabıydı. Sonrasında tüm dünyayı elinde tutacak dev bir devlet kuracaktı. Ve bu devlet kaba bir güce dayanan sadece egemenlik merkezli bir devlet olmayacak, dünyadaki her türlü gelişimin başlatıcısı ve hamisi olan yüksek uygarlık düzeyinde bilim ve kültür merkezinde tüm milletlerin huzur içinde yaşayacağı ancak İslam merkezli bir devlet olacaktı. 49 yıllık ömrü bu hedefini gerçekleştiremeden bitse de aslında yaptıkları ve attığı temel ile oluşturduğu devleti, kendisinden sonra bu rüyayı büyük ölçüde gerçekleştirmiş oldu. Fatih’in en büyük başarı ise çağının üzerinde her haliyle büyük, en büyük bir imparatorluğun gerçek kurucusu olmasıydı. Fatih, hayalindeki bu muhteşem devlet için birçok şey yapmıştı. Bu yapılanlar ise sanıldığı gibi sadece fetih hareketlerinden ibaret değildi. Tarih, kısa sürede devasa büyüyüp sonra yok olan devletlerle doludur. O, bu durumu iyi bildiği için her anlamda kurumsallaşmış bir devlet mekanizması oluşturmak gayretindeydi. Bu, o kadar da kolay olmayacaktı. Çünkü Türk devlet geleneğinin geçmişinden beri gelen bazı eksik ve yanlışlar düzeltilmeliydi. Toplumsal hayatta yapılması gerekenler toplum tarafından anlaşılmayabilirdi. Dünya bilim ve kültürü tam o yıllarda inanılmaz bir değişime sahne olmaya başlamış ve bu durum kaçırılmamalı ve hatta bu konuda öncü olunmalıydı.
Fatih’in devlet sisteminde yaptığı en temel yenilik, getirdiği kanunnameler olmuştu. Büyük bir devlet, kanun merkezli olmak zorundadır. Sultan Fatih ise Osmanlı Devleti’nin yeni büyük imparatorluk vasfına yakışır ve onu taşıyacak şekliyle kanunname hazırlatmış ve böylece devlet, yerellikten kurtularak büyük devlet ihtiyacına cevap verir niteliğe gelmişti.
Bu kanunlarda en çok tartışma konusu olan ise şüphesiz ki kardeş katli fetvası olmuştu. Bugün dahi güncelliğini koruyan tartışmalarla da anılan bu uygulama, daha önce de şahsa münhasıran yapılmış olsa da şimdi kanun olarak ortada bulunmuştu. 1. Ahmed’e kadar da uygulanmıştı. Böylece tam olarak bitmese de kardeş kavgasından kaynaklanan taht mücadeleleri azalmıştı.
Fatih’in ele aldığı diğer hayati bir konu ise Türk kökenli devlet adamlarıydı. Geniş ve söz sahibi bu aileler devlet yönetiminde önemli yer tutuyor idi. Açıkçası Fatih, bu konuda hiç duygusal davranmamış ve önemli Türk ailelerinin yönetimdeki ağırlıklarını kırıp geçirmiştir. Hatta bazı aileleri ve önde gelenlerini de yok etmiştir. Burada Çandarlı örneği de meşhurdur. Bundan sonra ise yönetimde Anadolu’da karşılığı olmayan büyük bir ailesi de olamayan bizzat padişaha bağlı devşirme devlet adamları ön plana çıkarılmıştır.
Fatih’in bu iki en tartışmalı uygulaması, yani kardeş katli ve Türk kökenli bazı ailelerin ezilerek yönetimde devşirmelerin egemenliği uygulaması da Fatih için bir zaruret sonucu ortaya çıkmıştı. Çünkü bütün Türk tarihine baktığımız zaman devletlerimizin kısa sürede yıkılıyor olmasının temelinde yatan sorun da bunlardı. Hunlardan tutun Selçuklu’ya kadar devletlerimiz, hükümdar ailesindeki taht kavgalarından dolayı kısa zamanda zayıflıyor ve yıkılıyordu. İkinci durumda ise devlet içinde güç kazanan bazı aileler ve boylar ise zamanla güçlenip, zayıflayan ya da yıkılan devletin yerine kendi hanedanlığını kuruyorlardı.
Fatih, işte bunlardan dolayı taht kavgası ve güçlü Türk ailesi istemiyordu. Yoksa Osmanlıların da sonu diğerleri gibi tam büyüdüğünde yıkılan bir devlete dönüşecekti. Sultan Fatih’in buna tahammülü olamazdı. Onun rüya devletinin büyümesine, dışarıyla beraber içerideki hiçbir dinamik de engel olamazdı. Bu sebeple, bu acımasız görünen tedbirleri gözünü bile kırpmadan uygulamıştı. Ancak sonuçta Osmanlı Devleti, gerçekten de tarihimizdeki diğer devletlerimizin akıbetine düşmemiş, dünyanın son büyük imparatorluğu olarak Türk tarihinde de erişilmez bir yere gelmişti.