Farklılığın birlikteliği

Abone Ol

İnsanlar topluluk halinde yaşamak zorundadır. İlahi müdahale insanlığı bu yönde bir kabiliyet ve zaruret yüklemiştir. Bunun için insanların birlikte yaşamaya dair mutlaka bir gayret ve organizasyonları olmalıdır. Devlet’in bu anlamda vazifesi önemli ve gereklidir. Fakat her devlet, sahip olduğu birikime göre bir yapı oluşturur. Devleti oluşturan unsurlar, etnik, dini, mezhepsel ve kültürel farklılıklara sahip halktan oluşur. Böylece her devletin kendine has, bu farklılıkları bir arada tutma kültürü oluşmuştur.

Kendi tarihimiz açısından meseleye baktığımızda farklılıkları bir arada tutan mayanın adalet olduğunu görüyoruz. Tabi ki adaletin yerleşebilmesi için bir toplumsal yapının oluşması ve tarafların bu yapıyı kabullenmiş olmaları gerekir. Birlikte yaşama tecrübesi toplumsal yapının uyumu için önemlidir. Bizim geleneğimizde bu toplumsal yapı millet sistemiyle tesis edilmişti. O günün şartları din eksenli bir ayrışmayı gerekli kılıyor ve çok hukuklu bir sistemle uzlaşıyı sağlıyordu. Millet sistemi ile herkes konumunun, vazife ve sorumluluğunun farkındaydı. Hak ve ödevler dini aidiyete göre belirleniyor. Askerlik ve vergilendirme bu farklılık dikkate alınarak adil bir şekilde uygulanmaya çalışılıyordu.

Asıl mesele günümüze geldiğimizde farklılıklarımızı toplumsal yapı içerisinde nasıl uzlaştıracağımızdır. Çünkü artık geçmiş dönemlerdeki gibi bir devlet örgütlenmesi yok, müslim gayrimüslim ayrımı yok, zımni hukuku yok. Günümüz ulus devlet modelinin temelinde bir ulusun şemsiyesinde organize olan bir yapı mevcut. Günümüz ulus devlet yapılanmasında vatandaşlık diye bir kavram var. Ve bu kavram kapsamına giren tüm fertler sözde eşit hak ve ödevlere sahip.

Fakat ulus devlet yapılanmasında toplum katmanlarının belirlenmesi etnik kimlik üzerinden gerçekleşmiştir/gerçekleşmektedir. Ulus inşa etme süreci yeni bir kimliğin ve yeni bir aidiyetin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak diğer etnik unsurlar resmiyette olmasa bile psikolojik olarak kendilerini asli unsur hissedemezler. Çünkü ulusal kimlik oluşturma projesi tek etnik unsurun dil ve kültür bakımından egemen olması ile mümkündür. Bu durum da, diğer etnik unsurların asli taleplerinin göz ardı edilmesi, belki de engellenmesi sonucunu doğurabilmektedir.

Yaklaşık Tanzimat’la devam eden bu süreçte biz şunu görebiliyoruz ki, kurulan bu toplumsal yapı ile hak ve adaletin egemen olduğu bir yönetim tesis edilememiştir. Bunun için ulus devlet modeli içerisinde dayatılan uluslaşma çabalarından farklı başka arayışların içerisinde olmamız gerekiyor. O zaman yönetime talip her siyasi yelpaze, birlikte yaşamayı başarabilecek, adaleti tesis edebilecek yeni bir toplumsal yapı oluşturmanın metodu üzerine kafa yormalıdır. Yoksa evrensel değerleri masaya koyarak birlikte yaşamaya dair söyleyeceklerimiz, kurulan ifsat düzeninde rol kapmaktan başka bir karşılık bulmayacaktır.

Asli değerlerimize yaslanan, buradan beslenen, bu değerlerin hırpalanmasına müsaade etmeyecek bir toplumsal yapı nasıl inşa edilecektir? Bu devlet yapılanmasında her bir ferdin devlete karşı konumu nasıl belirlenecektir? Her bir fertten ziyade farklı aidiyetleri olan fertlerin devlete ve birbirlerine karşı yaklaşımı nasıl olacaktır? Bu farklılıklar içerisinde adalet nasıl tesis edilecektir? Bu sorular üzerinde düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim. Müslümanların kazanım muhafızlığı yapmayı bırakıp, biraz da kafa konforundan vazgeçerek bu sorulara cevap araması gerekir. Şimdilik bu sorularla baş başa kalalım ve geleceğe dair düşünmeye çalışalım.