Farkındalık Eşiği

Abone Ol

“Çekme şu dünyanın endişesini

Tamir eyle kalbin her köşesini

Kemlik ile kırma kalp şişesini

Dönüp ona derman olsan fayda ne?”

(Âşık Sümmani)

İnsan, ihtiyaçlarıyla var olur; fakat ihtiyaçlarının kime ait olduğunu çoğu zaman bilmeden yaşar. Modern çağın en büyük paradoksu belki de burada başlıyordur. Çünkü kendi arzusunu kendi zanneden birey, aslında başkalarının kurduğu bir arzunun içinde dolaşır. Bu dolaşım, yalnızca ekonomik bir süreç değil, aynı zamanda varoluşsal bir yön kaybıdır. Bir zamanlar ihtiyaç, hayatın çıplak zorunluluklarından doğardı. Açlık ekmeği çağırır, soğuk bir barınağı. Şimdi ise ihtiyaçlar, nesnelerden değil imgelerden doğuyor. Bir şeyi istemeden önce, onu istememiz gerektiği bize fısıldanıyor. Reklâm, bu fısıltının en rafine biçimi. O, sadece bir ürünü tanıtmaz; bir hayat biçimini, bir kimliği, bir eksiklik duygusunu inşa eder. İnsan, artık sahip olduklarıyla değil, sahip olması gerektiği söylenenlerle tanımlanır.

Fakat burada daha derin bir mesele var, o da şu; İhtiyaçların kendisi, onları inceleyen ve yönlendiren sistem tarafından şekillendiriliyor. İnsan, kendi arzularının öznesi olmaktan çıkarak, arzuların nesnesi haline geliyor. Bu yüzden modern insanın bolluk içindeki yoksulluğu, yalnızca maddi değil; anlam yoksulluğudur. Her şeye ulaşabilir, ama neden ulaşmak istediğini bilmez. Oysa bir başka hat daima mümkündür. Bu hat, dışarıdan dayatılan arzuların değil, içeriden filizlenen anlamın izini sürer. Gelenek, burada bir sığınak değil; bir yeniden kurma imkânıdır. Çünkü geçmiş, donmuş bir miras değil, canlı bir çağrıdır. Onu yeniden üretmek, onu aynen tekrar etmek değil; onun içindeki hikmeti bugünün diliyle konuşabilmektir.

Bu noktada insanın zihni belirleyici hale gelir. Zihin ya dünyanın gürültüsüyle dolup taşar ya da hakikatin sesiyle berraklaşır. Modernleşme, çoğu zaman ilkini dayatır: hız, tüketim, sürekli yenilenme ve unutma. Oysa gerçek yenilenme, insanın kendi aklını yeniden inşa etmesiyle başlar. Bu inşa, dışarıdan alınan kalıplarla değil, insanın kendi iç derinliğiyle kurduğu bağla mümkün olur. Belki de bu yüzden bazı insanlar, kalabalığın ortasında bile başka bir sessizliğe aittir. Luis Buñuel’in o tuhaf itirafındaki gibi… Dünyaya uzaktan bakan, felaketleri okuduktan sonra kendi sığınağına dönen bir ruh hâli. Bu, bir kaçış değil; dünyanın ağırlığını taşıyamayan ruhun kendine bulduğu ince bir mesafedir. Çünkü bazen hakikati görmek için uzaklaşmak gerekir.

Ama asıl mesele uzaklaşmak değil, arınmaktır. Muhyiddin Şekûr’un sözlerinde yankılanan o çağrı, tam da buraya işaret eder: Arzuladıklarını unutmak. Çünkü her arzu, insanı özgürleştirmez; bazıları onu kendine yabancılaştırır. Gerçek saadet, sahip olmakta değil, teslimiyette gizlidir. İnsan, en çok kendinden vazgeçtiğinde kendine yaklaşır. Bu, modern aklın kolay kabul edebileceği bir şey değildir. Çünkü modernlik, bireyi merkeze koyar; oysa hakikat, merkezin insan olmadığını hatırlatır. Bu yüzden insanın yolculuğu, aslında merkezden çevreye değil, çevreden merkeze doğrudur. Bu merkez, bir değerler sistemi değil; bir varoluş bilincidir.

Ve belki de bu bilinci en iyi anlatan, bir ressamın hikâyesidir: Wang-Fo. O, nesneleri değil, onların imgelerini sever. Çünkü bilir ki gerçek sahiplik, nesnede değil, bakıştadır. Bir tas çorba karşılığında tablolarını vermesi, yoksulluk değil; özgürlüktür. Onun dünyasında değer, parayla değil, anlamla ölçülür. Çırağı Ling’in taşıdığı o torba, aslında bir evrenin yüküdür. Dağlar, nehirler, ay ışığı… Hepsi oradadır. Çünkü gerçek zenginlik, dışarıda değil, içeride birikir. Bugün insanın en büyük kaybı, bu iç zenginliği yitirmesidir. Her şeye sahip olup hiçbir şeye ait olamamak… Gürültü içinde sessizliği kaybetmek… Bolluk içinde anlamı unutmak…

Belki de yeniden başlamanın yolu, çok basittir: Yavaşlamak. Bakmak. Dinlemek. Ve en önemlisi, kendine sorabilmek: Bu hayat gerçekten benim mi? Çünkü insan, ancak bu sorunun peşine düştüğünde, kendine ait bir hayat kurabilir. Ve o zaman ne reklâmın büyüsüne ne de dünyanın gürültüsüne ihtiyaç duyar. Bir tas suyun serinliğinde, bir anın sükûnetinde, bir secdenin derinliğinde bulur aradığını. Ve belki de o an, ilk kez gerçekten yaşadığını fark eder. Hoşça bakın zatınıza…