O anne bir anda kaç asır yaşlandı öyle.
75 yaşındaki Ayşe Gökçe:
“Oğlum yüzme de bilmezdi, suyun içinde ne yaptı”.
Bir daha suları gözü görmek istemeyecekti, her gördüğü çamurda boğulacaktı.
O annenin elleri ve yüzü nasıl ölümlerden ölümlere gidip geliyordu.
O berbat bekleyişte, her saniye ölüp ölüp diriliyordu.
Ayağında naylon mavi papuç, sırtında asırlık eski yelek ve bluz, soğuktan ve kederden titreyen annenin acıları, yaşasalar da sorumlulara idam ilmeği olacaktır.
Ayşe anne de unutulacak, medyanın hep birden malzeme yapıp kullanmak için vahşice üşüştüğü annenin acıları da, haberlere sos olarak ekilip başka ölülerden yağ çıkarmak için koşulacak.
Tıpkı depremin yuttuğu evlerinde ölmüş annesinin göğsüne yüzünü gömüp ağlayan küçük “Keko”yu basının el birliği ile maskot yapıp sonra hep beraber unuttuğu gibi.
Günü devşirme ürünü, dolgu malzemeleri ölümler.
Ölülerden yağ çıkaran ilkel kabilelerden daha vahşi zenginler.
Canlarımızı yutan çamur, vagonla tahliye edilmekte; iğne ile kuyu kazılmakta.
18 can, Ermenek’te çamurun içinde, umutlar yitmekte.
Emiş Baha, tabure üzerine koyduğu küçük tüpü yanında yaşamının onurlu yoksul fotoğrafını verirken, geçen yıl aldığı evin borcuna boğazına kadar batmış, o küçük tüpü fotoğraftan alıp maden sahibinin kafasına vuran çaresizliği.
Bakan, o iflah olmaz iğrenç şark kayırmacılığını açıklamakta:
“Bu madene ruhsat verilmemeli idi, ocağı kapatacağımız zaman, işveren 50 kişiyi devreye sokuyor”.
Vekilden, bakandan zengin yararına yönetmeliklere baskı oldukça; ölümler sürecek, o ölümlerin hesabı da hepimizden sorulacak.
Ölümün adı, Soma idi; 301 işçinin yitikliği unutuldu bile.
Robot yerine katırlarla, bilek gücü ile kömür çıkaran dünyanın en ilkel madenleri, o pis ağzı ile daha kaç yoksulu yutacak.
Sondaj cihazı 50 bin ama göstermelik olarak kenarda duruyor, fonksiyonu sadece teftiş öncesi yemek verilen müfettişlere göstermek için.
İnsan daha ucuz nasılsa, elli kuruş etmeyen canları verirsiniz çamura, olur biter.
O gün yanında zeytin ekmek götüren evladına mı ağlasın ayağı kış günü naylon lastikli anne, yoksa sarıldığı torunlarının acısına mı
Aşeren eşine meyve alırken sırtından vurulan şehit, yine kulübe olan baba evinden uğurlandı.
Asansörün adı idi ölüm.
Mahkeme takipsizlik verdi, on kişiyi inşaatına gömen firmayı, kan parası ödediği için bakan; alladı, pulladı, gelin edip elini kınaladı.
Pis kapital; canın, kanın, hayatın bedelini ödemiştir.
Zengin, “daha ne yapayım, kan parası ödedim” gururu ile kendini aziz sanıp kanatlanıp uçacaktı neredeyse.
Ölümün adı midibüs.
Isparta Yalvaç’ta mevsimlik işçileri taşıyan midibüs şarampole yuvarlandı, freni tutmamıştır; sonuç 15 ölü.
Kâr hırsı ne robotla kömür çıkartır, ne bozuk asansörden vazgeçer, ne de eski arabalarla işçi taşımayı zül sayar.
Utanmaz.
Sedyeyi kirletmekten korkan işçi, dünya sınavını güzel verdi.
Yeryüzüne zarif insanlığını hediye etti.
Dünyayı kirleten, zehirleyen, kâr hırsı ile hububatın genetiği ile oynayan, fabrika dumanları ile ekolojik dengeleri bozan, nükleer santrallerle, yağmurları küstüren, tarımı katleden, arıların ve insanın soyunu tüketen zenginlerin yatacak yeri yok.
Çağın vebasını yayan, yeryüzünü fesada veren bu güruh yüzünden hep korkmaktayım ki, tufan yakın mıdır