Cumhurbaşkanı Erdoğan Başbakanlık döneminden beri her fırsatta faizin zararlarını dile getiriyor ve düşmesi gerektiğini söylüyor. Hatta bankalara faizleri düşürmeleri gerektiğini sıkça hatırlatıyor. Bu yaklaşıma sonuna kadar katılıyoruz. Biliyoruz ki, faiz sistemi sadece yerli ve küresel sermaye sahiplerini zengin ediyor. Bir başka ifadeyle benim insanım gece gündüz çalışıp üretiyor ama küresel sermaye sahipleri kazanıyor. Bu bakımdan faizlerin artmasını istemek ya da atması yönünde çaba sarf etmek kesinlikle küresel ve yerli sermayeye hizmet etmek anlamına geliyor. Bu gerçeğin bilinmesine ve yönetimin tepesinde bulunan Cumhurbaşkanı’nın tüm çağrılarına rağmen faizlerin düşmesi ya sağlanamıyor, sağlanırsa da geçici bir süre sonra ekonomik sistemin bir yerlerine el atılarak sistem işlemez hale getiriliyor. Bu noktada sadece faizlerin yükselmesinin değil, doların durduk yerde yükselmesi de küresel sermaye çevrelerinin işine yarıyor, benim insanımın fakirleşmesine zemin hazırlıyor. Böyle olunca ekonomiyi düzeltmenin yolu para, faiz çerçevesinde düze çıkarmak mümkün görünmüyor. Tek çözüm üretimin artışını sağlamak, bir başka ifadeyle iç tüketimi azaltarak ihracatı artırmak. Bu ise bir yandan küresel sermaye çevrelerinin işine gelmiyor; öbür taraftan da üretimi artırmamız bazı gelişmiş ülkelerin ürettiklerini istedikleri fiyata satamamalarına yol açıyor. Öyle olunca küresel sermaye çevreleri ile bir takım küresel şirketler dünyayı sömürmek hususunda el ele vermiş durumdalar.
Meseleye bu açıdan baktığımızda gelişmiş ülkelerin dünyayı sahip oldukları küresel şirketler eliyle sömürdüklerini söylemek yanlış olmaz. Bir bakıma geçmişte silah gücüyle ülkeler işgal edilerek sömürülürken, giderek bunun yerini küresel şirketler eliyle sömürü almaya başladı. Böyle olunca da bu küresel şirketlerin sömürüsünde en önemli araç dolar olarak dikkat çekiyor. Bunun yanında gelişmekte olan ülkeler borç veren küresel sermaye çevrelerinin daha fazla kazanmak için borç alan ülkelere faizleri artırmaları yönündeki baskıları gündeme geliyor. Bu gerçek bilinmesine ve bu sebeple de Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın ısrarlı bir şekilde faizlerin düşürülmesini istemesine karşılık finans çevrelerine söz geçirememesi ister istemez insanın aklına gelişmekte olan ülkeleri kimler yönetiyor sorunu getiriyor. Bu sorunun cevabı elbette bir takım yabancı eller değildir. Ülkeleri o ülkelerin seçilmiş ya da seçilmeden darbe yoluyla iktidarı ele geçirmiş kendinden insanlar yönetiyor ama borçla ülkeleri kalkındıracağını sanan yanlış anlayışlı yöneticiler bir yandan aldıkları borçları üretimden çok tüketime yönelik alanlara kaydırdıkları için borçları giderek artmış, artan borç ise ülke yöneticilerini küresel sermaye çevrelerine bağımlı hale getirmiş bulunuyor. Kısacası, ülkeler bir fasit daireye sokulmuş durumda.
Son bir aydır ülkemizde yaşanan dolar terörünün ardından Merkez Bankası’nın politika faizini yüzde 24’de çıkarması bir yandan doların biraz olsun düşmesini sağlamış ise de sadece son yapılan faiz artışının Türkiye ekonomisine yıllık maliyetinin 62 milyar lira olduğu belirtiliyor. Yani, doların yükselmesi de aleyhimize, faizlerin yükselmesi de. O zaman doların yükselişini engelleyecek, faizin de en azından mümkün olduğunca düşmesini, bu mümkün olmayacaksa artışını engelleyecek bir ekonomik yapıya ihtiyaç var. Eğer bu sistem oturtulamazsa görünen o ki, faiz düşsün diye bağırmak bir işe yaramıyor. Bunun yanında dolardaki terör anlamına gelen son yükseliş için biz istediğimiz kadar bir ekonomik sıkıntımızdan kaynaklanmıyor diyelim bir sonuç vermiyor. Çünkü ülke olarak iç ve dış borçlanmaya ihtiyaç olduğu sürece finans çevrelerinin eli güçleniyor ve son sözü onlar söylüyor. Ve bir de Merkez Bankası’nın bağımsızlığını kimler dayatıyor. Bana ait bir banka benim yöneticilerimin isteğini nasıl oluyor da duymazdan gelebiliyor? Bu sorunun cevabının tartışılması gerekiyor.