Türkiye’nin, iktidar sahiplerince “NATO toprağı” olarak
vasıflandırılması, diğer çok mühim gündem maddelerimizden (dizi tartışması, ne
demek olduğu bilinmeyen “2071 hedefi” vb) önemsiz görüldü ve kamuoyunun neredeyse hiç ilgisini çekmedi. Aynı
durum, neredeyse “altın yumurtlayan tavuk” olan köprü ve otoyolların
özelleştirilmesi konusunda da yaşandı ve bu kritik konu bile kamuoyunun
ilgisini çekemedi maalesef. Aynı şekilde, doğalgaz karşılığında ödeme olan
altın ihracat sayılması, büyüme rakamının yüzde 65’inin (yüzde 2.6’lık ilk 9
aylık büyümenin yüzde 1.7’si) bu “sözde” ihracattan kaynaklaması bile kimseleri
“ırgalamadı” bile.
Bir ülkenin topraklarını, dolayısıyla egemenliğini, başka
devletlerle veya uluslararası kurumlarla paylaşır hale gelmesi önemsiz bir
konuymuş demek. “NATO toprağı” sayılan Türkiye, 90 sene önce kovduğu işgal
devletlerinin askerlerini, bugün kendisi (üstelik kendi güvenliğini sağlasınlar
diye) “davet ediyor”. Elbette ki, NATO askerleri gelip, Patriotların kurulduğu
şehirleri işgal etmeyecek. Ancak, bu işin simgesel olarak bir anlamı var ve bu
anlam, pek değerli siyasi iktidarın Türkiye’yi “NATO toprağı” olarak
vasıflandırmasında yatıyor.
Türkiye’yi sadece ve sadece ordusu sebebiyle önemseyen ve
gerektiğinde ateşe sürmeyi düşünen NATO, Ortadoğu’daki sıcak gelişmeler
karşısında birden bire Türkiye’yi düşünmeye başlıyor. Bölgede akan Müslüman
kanını zerrece umursamayan NATO’nun, ne olup da aniden “Türkiye sevdalısı”
kesildiğinin cevabını aramayanlar, bir de Türkiye’nin “NATO toprağı” olduğunu
tekrarlayıp duruyorlar. Bağımsız bir devlet, bilinçli bir toplum böylesi bir
ifadeyi nasıl tasvip eder, bilinmez.
Hala Kürecik’teki radarın tam olarak kime karşı ve ne
maksatla yerleştirildiğinin açıklamasını yapamayan siyasi iktidar, istedikleri
Patriotlara olumlu cevabı alınca pek bir mutlu oluyorlar. Patriotlarla birlikte
gelen yabancı askerler bile vicdanlarını rahatsız etmiyor anlaşılan. Bağımsız
bir devlet, kendi topraklarının savunması için sicili hiç de parlak olmayan ve
kime hizmet ettiği malum bir örgütten yardım istiyor. Kamuoyundan en ufak bir
tepki yok. İpe sapa gelmez bir diziyi tartışmak (daha doğrusu hem izleyip, hem
de tartışmak) çok daha cazip demek.
Patriotların yerleştirileceği şehirler açıklanıyor ve bu
şehirlerden birisi de Kurtuluş Savaşı’nda düşmana karşı halk direnişinin ve
bağımsızlık mücadelesinin bayraktarlarından birisi olan Maraş. Hamamdan çıkıp
evine giden Müslüman kadınlara sarkıntılık eden Fransız üniformalı Ermenilere
hadlerini bildiren Sütçü İmam’ın, kalede asılı duran Fransız bayrağı altında
kılınan namazın olmayacağını söyleyen Rıdvan Hoca’nın şehri Maraş hem de.
Zalime, zulme, işgale, bağımsızlığa ve namusa uzanan namert eline tokadı
aşkeden şehir yani. Bağımsızlığı ve vatanperverliği namus bilen, imanının
verdiği güçle her türden namert elini kıran Maraş… Bugün, Maraş’a NATO’nun
Patriotlarıyla beraber Alman ve Hollandalı askerler konuşlanıyor. Kimselerden
ses, seda yok!
Herhalde, ses çıkarılırsa, tepki gösterilirse, “ne oluyor arkadaş ”
denirse, siyasi iktidar eleştirilmiş olacak. Demek ki, bağımsızlık,
vatanperverlik, milli hassasiyetler, iktidarda bulunanlara ses etmekten çok
daha önemsiz, çok daha kıymetsiz.
Sütçü İmam’ın, Rıdvan Hoca’nın torunu olduklarını övünerek,
gururlanarak dile getirenler, belki de “Siyasi iktidar bizi o kadar düşünüyor
ki, Alman ve Hollandalı askerler getiriyor” diye düşünüyorlar herhalde. Türkiye
“NATO toprağı” gören zihniyet belki bu duru hazmedebilir ama Sütçü İmam’ın,
Rıdvan Hoca’nın ve daha bir sürü isimsiz kahramanın torunları nasıl bunu sineye
çekebiliyor Çok tuhaf gerçekten de.