Evrensel ve yerel

Abone Ol

Herhangi bir inancın, düşüncenin evrensel veya yerel olup olmadığını belirlemek için, düşünce sistematiği gereği, onun ilke ve uygulama yönünü öncelikle irdelemek gerekir. Sözgelimi inanç ya da temel ilkeleri itibariyle bütün ve genel olarak insana ya da insanlığa mı hitap ediyor, yoksa belli bir kavimi, kabileyi, ırkı, grubu veya topluluğu mu hedef alıyor? Burada ilkenin ortaya konuluşuyla ilkenin kavranılıp uygulamaya aktarılışı arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu önemli bir nitelik gösterir.

Genellikle de inanç ilkesi konusunda kavranılış ile uygulamadan kaynaklanan bir takım sorunlar kaçınılmaz olarak ortaya çıkabilir. Çünkü insan kavrayışı, zaman ve mekân unsurlarıyla kayıtlı olma yanında, içinde bulunulan şartlar gereği sınırlılıkla, değişebilirlikle, izafilikle kayıtlıdır. Kaçınılmaz olarak bu bir takım sorunların doğmasına yol açabilir. O takdirde, izlenmesi gereken iki yol söz konusudur: Ya temel, asli ilkeye, ya da onun belli bir dönemde oluşmuş kavranılış ve uygulanış biçimine bakmak.

Ne var ki, izlenecek yolun belirlenmesi kendi içinde yeni bir takım güçlükleri de beraberinde getirir. En basitinden belli bir dönemde oluşmuş kavranılışlar ve uygulanış biçimleri sonraki dönemlerin anlayış ve uygulamalarına bir ölçüde kaynaklık ettikleri için hemen bırakılamaz. Görünüşte, temel ilkeyi esas alarak yeni bir kavrayış ve onun yönlendireceği uygulama yapısı oluşturulabilir diye düşünülse de, insan ve toplumun alışkanlığı ister istemez engelleyici bir unsura dönüşebilir. Çünkü insan ve toplum hayatı, onun oluşturduğu düşünme, duyma ve yaşama tarzı, kültür, kurumlar, gelenekler vb. birer “boş levha” (tabula rasa) gibi kullanıma hazır ve uygun değildirler. İster istemez bir çatışma, çekişme, koruma veya terk etme gibi tutumlar ile karşılaşılabilir.

Nitekim düşünce, siyaset vb. gibi alanlarda “muhafazakâr” ve “devrimci” ayrışması kabaca burada örnek olarak hatırlanabilir. Gerçekten bir tanımlama ölçütü olarak hem inanç, hem düşünce, hem siyaset ve hatta insan, toplum, kültür vb. olguları nitelendirmede de alınabilir.

İşte, çatışma, çekişme, koruma veya terk etme, öz olarak “muhafazakâr” veya “devrimci” gibi tanımlamaları denge ve uyum içinde bütünleştirici bir yaklaşımın, izlenecek yolun anlamlı ve yenileyici nitelikte oluşturulması için temel ilkenin şümulünde olan diğer ilkelere başvurulması açıklayıcı, dolayısıyla gerekli olabilir. Sözgelimi evren, yeryüzü, insan, toplum, erdem, yani ahlak, akıl, dolayısıyla düşünme, bilgi ve aynı zamanda bilim, hayat, özgürlük, eşitlik vb. ilişkin tanımlar, nitelendirmeler, açıklamalar, yaklaşımlar nasıldır?

İlke düzeyinde, herhangi bir kuşkuya yer vermeyecek derecede din olarak İslam’ın evrensel nitelikte olduğu açıkça kabul edilmiştir. Bizzat İslam’a inananlar ve bağlananların zilyetliği, malikliği, sahipliği, egemenliği, tekelliği söz konusu edilemez. Bütün yeryüzünde yaşayan herkese açıktır, herkes onun muhatabıdır. Tarağın dişleri gibi aynı düzeyde tanımlanan insana yöneliktir. Bu, ilke olarak yaratılışta eşitliktir, aynı zamanda evrensel bir adalet ilkesini de içkindir. Bunun yanında, adalet “meziyet”leri de değerlendirmeyi öngörür ki, inanıp bağlananları ve teslim olanları ayrı bir düzleme yerleştirir.

Ancak, kavrama ve uygulamada aynı nitelikten, tutumdan, yaklaşımdan tam olarak söz edilebilir mi? İnsan kavrayışının doğal niteliğinden kaynaklanan sınırlılık saklı kalmak üzere, genel olarak bir “tamlık”tan söz etmek, tarihi, toplumsal, kültürel şartlar çerçevesinde mümkün gözükmemektedir. Mesela, “Emevi” (Ümeyye oğulları) ve onun olumsuzluklarına bir tepki olarak ortaya çıkan “Abbasi” uygulamaları, evrensel değil yerel niteliğe dayanır. Siyasal, toplumsal, iktisadi alanlara yansımaları bu yerelliğin açık birer göstergesidirler. İzdüşümlerini günümüzde hemen her alanda gözlemlemek mümkündür. Demek oluyor ki, uygulamanın oluşturduğu yerel, İslam’ın evrensel ilkesini gölgelemekte, hatta belki de boğmaktadır.