12 Eylül askeri darbesinin mimarlarından dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya‘nın yargılanmaya başlanması, 12 Eylül‘ün öncesi ve sonrasında yaşanan süreci yeniden gündeme taşıdı. Bundan yıllar önce Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, 12 Eylülcülerin maskesini düşürerek, darbecileri yargılamış ve gerçek yüzlerini ortaya çıkarmıştı. Darbenin mimarı Kenan Evren, 6 cildi bulan anılarında darbeci cuntayı haklı çıkarmak istese de Prof. Dr. Necmettin Erbakan 1991 yılında yazdığı "Erbakan Gerçekleri Açıklıyor: Kenan Evren‘in Anılarındaki Yanılgılar" adlı kitabıyla Evren‘in bu oyununu bozmuştu. İşte 12 Eylülcüleri bundan yıllar önce yazdığı kitapla yargılayan Erbakan‘ın kaleminden darbecilerin gerçek yüzü...
AĞIR SANAYİ HAMLEMİZ VE EVREN‘İN YANILGISI
Biz 21 yıldan beri Türkiye‘mizin ağır sanayiye sahip olması için bütün gücümüzle çalışıyoruz. Çünkü ağır sanayiye sahip olmadan bağımsız olmak, emperyalizmin sömürüsünden kurtulmak mümkün değildir. Bunun için ortaklarla kurduğumuz her üç koalisyon hükümetinde, imkan hasıl olunca ağır sanayi hamlemizi başlattık ve yürütmeye gayret ettik. Ne var ki, Türkiye‘nin güçlenmesini istemeyen emperyalist güçler bunu önlemek için her çareye başvurdular. Etkileyebildikleri bir kısım basınla milletimizi yanıltmaya çalıştılar. Üzülerek görüyoruz ki, bu yanıltılanlar arasında Sayın Evren de yer almaktadır.
Nitekim anılarının 180. sayfasında "Erbakan ise Sanayi Bakanlığını ele geçirdiğinden Ağır Sanayi kurma sloganı ile plansız programsız, fizibilite etüdleri doğru dürüst yapılmamış hatta hiç yapılmamış fabrikaların temellerini konut temeli atar gibi atmakta ve sözde bu yolla oy potansiyelini yükseltmekteydi." demektedir.
Köy kahvesinde oturan sade bir vatandaşın emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin yürüttükleri böyle bir propagandaya kapılması mazur görülebilir. Ama Kenan Evren gibi, Devletin en üst kademelerinde bulunmuş bir kimsenin bu kadar önemli bir meselede, böyle maksatlı propagandalara alet olması affedilmeyecek bir kusurdur.
SANAYİ BAKANLIĞI NİÇİN VERİLDİ?
Kurduğumuz üç koalisyon hükümetinde de hükümet kurma çalışmaları milletin gözü önünde cereyan etmiştir. Çalışmaların safhaları ve müzakerelerin içeriği basında geniş şekilde yer almıştır. Bu müzakereler esnasında Türkiye‘nin sanayileşme ve ağır sanayinin kurulması hususunda en tecrübeli ve bu konuda inançlı kadronun Milli Selamet Partisi‘nde bulunduğu herkes tarafından bilindiği ve teslim edildiği için, münakaşasız Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı‘nın Milli Selamet Partisi‘ne verilmesi uygun görülmüştür.
HANGİ KADROLAR YÜRÜTTÜ?
Sanayi alanında yapılacak hamleler hükümet programlarına alınmış, bu programlar meclislerin tasdikinden geçmiştir. Bu büyük hamleyi yürütebilmek için Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı yeniden düzenlenmiş, dört büyük koordinatörlük meydana getirilmiş, bu koordinatörlüklerdeki görevlerin canla başla yürütülebilmesi için yeni uzmanlarla Bakanlık güçlendirilmiş ve ayrıca Bakanlığa bağlı olarak, bütün sanayi kuruluşlarını ve ağır Sanayi hamlesini mali açıdan desteklemek için Devlet Sanayi ve işçi Yatırım Bankası (DESİYAB) adı ile yeni bir banka kurulmuş ve ayrıca memleketimiz için önemli olan büyük yatırımlarda öncülük yapmak üzere Türk Motor Sanayi, (TÜMOSAN), Takım Tezgâhları Sanayi (TAKSAN), Türkiye Elektronik Sanayi (TESTAŞ), Türkiye Elektro Mekanik Sanayi (TEMSAN), Türkiye Uçak Sanayi (TUSAŞ), Gerede‘de fabrikaları yapan bir kuruluş olarak, Çelik Konstrüksiyon ve Teçhizat Fabrikaları Sanayi (GERKONSAN) gibi altı adet yeni Genel Müdürlükler oluşturulmuştur.
Bu yeni Genel Müdürlüklerle birlikte Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı‘nın evvelce mevcut Genel Müdürlükleri ve devletin konuyla ilgili diğer Genel Müdürlüklerin meydana getirdiği 25 Genel Müdürlükten oluşmuş, geni, bir devlet kadrosuna 219 adet projeden müteşekkil ağır sanayi hamlesini gerçekleştirme görevi verilmiştir. Bu hamle o zamanki parayla 244 milyar TL. (15 Milyar Dolar) harcanarak 7 yılda tamamlanmak üzere programlanmıştır. Bu yatırımların hangi konuda olduğu ve nerede yapılacağı haritada görülmektedir.
PLAN VE PROJELER
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığıyla, yukarda zikredilen 25 Genel Müdürlüğün bütün uzman kadroları üç yıl boyunca çok büyük bir gayretle çalışarak bu projelerin yer seçimleri, kapasite tespitleri, üretim konuları, fizibilite etüdleri, alternatif çözüm mukayeseleri ile inşaat ve tesis plan ve projelerini tamamlamışlardır.
YAKIN TAKİP
Projelerin başlatılması, yürütülmesi, finansmanı, eleman ihtiyaçlarının temin edilmesi, döviz taleplerinin karşılanması ve bürokratik engellerin ortadan kaldırılması çalışmaları tarafımızdan dikkat ve titizlikle takip edilmiş ve bu maksatla Bakanlıklar ve Genel Müdürlükler arası bir "Ağır Sanayi Koordinasyon Kurulu" teşkil edilmiştir. Bu kurulun her ay düzenli bir şekilde yaptığı toplantılar basın tarafından da yakın şekilde takip edilmiştir. Bu gayretli çalışmaların sonucu olarak 219 tesisin tamamının kuruluşu başlatılmış ve 70 tanesi bitirilerek işletmeye açılmıştır. Bu 70 tane tesis bugün binlerce işçinin çalıştığı ve ekonomimize büyük katkılarıyla iftihar ettiğimiz tesislerdir. Demek ki, tesislerin plan ve projeleri varmış ve bitirilebiliyormuş. Engellenmeseydi 219 projenin tamamı da bitirilecekti.
HAMLE TAMAMLANSAYDI
Kaldı ki, emperyalizmin entrikalarıyla ilerde açıklanacağı gibi biz hükümetten uzaklaştırıldıktan sonra, bugüne kadar geçen 12 yıl boyunca, gerçek ağır sanayi sahasında bizim projelerimizden başka hiçbir ciddi adım atılmamıştır. Sonradan yapılan merasimler ya bizim tesislerimizin işletmeye açılışı veya durdurulan inşaatların yeniden başlaması törenlerinden ibaret olmuştur. Şayet Milli Görüş, emperyalistlerin oyunlarıyla iktidardan uzaklaştırılmasaydı, kuruluşunu başlattığımız 219 tesisin tamamı bitirilmiş, üretime geçmiş, ayrıca ikinci bir ağır sanayi hamlesi başlatılmış olacaktı.
OTOYOLLAR
Aynı şekilde bu ağır sanayi hamlesinin gerektirdiği otoyolları şebekesi de tamamlanmış olacaktı. Zira sunduğumuz diğer harita da gösterilen otoyolların tamamının yapılması da planlanmış ve 1976 yılı sonunda, İtalya ile gereken anlaşma imzalanmıştı.
CUMHURİYET TARİHİNİN EN BÜYÜK HAMLESİ
Görüldüğü gibi bu ağır sanayi hamlesi Türkiye Cumhuriyeti‘nin en büyük ağır sanayi hamlesi idi. Almanya ve Japonya‘nın sanayileşme hamlelerinin benzeri idi. Nitekim incelendiğinde görülür ki, Almanya ve Japonya‘nın sanayileşmesi 1870-1900 yılları arasındaki 30 yıllık bir dönemde kesintisiz bir çalışmayla gerçekleştirilmiştir. Bizde de başlattığımız hamle devam etseydi milyonlarca evladımız bugün kahvede oturacağına veya yaşadıkları illerden göç edeceğine kendi illerindeki fabrikalarda çalışma imkânı bulacaklardı.
Üretimimiz artacak, paramızın değeri istikrara kavuşacak, ihracat potansiyelimiz yükselecek, halkımız pahalılıktan kurtulacak ve uçağını, tankını kendisi yapan bir ülke olacaktık. Böylece emperyalizm tarafından sömürülen, geri kalmış bir ülke olmaktan çıkıp bağımsız, güçlü bir ülke haline gelecektik. Ama engellendi.
EVREN‘İN AĞIR SANAYİ İLE İLGİLİ ÇELİŞKİSİ
Bütün bu gerçeklere rağmen, Sayın Evren in bizim Sanayi Bakanlığını sanki gayrimeşru bir şekilde ele geçirmişiz gibi bir izlenim vermeye çalışması, her şeyden önce milletin seçtiği Meclisleri, bu Meclislerden güvenoyu alan hükümetleri, bu hükümetlerin programlarını ve Devletin planlarını ve yolluk programlarını ve bu yatırımlara ödenek ayıran bütçeleri, hatta kendini bulunduğu makamlara atayan iktidarları yok sayması demektir. Bunların kararlarının bir kıymet ifade etmemesi demektir. 12 Eylül‘den sonra Evren, bizim 219 ağır sanayi yatırımlarımızdan, Polatlı iş Makineleri Fabrikası, Çankırı Ağır Sanayi ve Teçhizat Fabrikası gibi bazı fabrikaların açılış merasimlerine iştirak etmiş, kurdelelerini kesmiş ve yaptığı açılış konuşmalarında bu fabrikalarla millet olarak iftihar edildiğini ifade etmiştir.
Bu fabrikalar plansız, programsız, konut temeli atılır gibi rastgele atılmış temellerden ibaretti de nasıl yapılıp bitirildi? Ve Sayın Evren bunların niçin açılışını yaptı? Sayın Evren Devlet Başkanı olarak çıktığı muhtelif yurt gezilerinde, karşılaştığı fabrikalar hakkında bilgi aldığında, "Nereye gitsem Erbakan‘ın fabrikaları karşıma çıkıyor" diyerek bu yatırımların gerçekleştiğini ve bölgeye getirdiği faydaları itiraf etmek zorunda kaldığı halde sonradan hatıralarını yazarken tam tersine gerçek dışı ithamlarda bulunmasındaki çelişkiyi okuyucuların değerlendirmesine bırakıyorum.
FABRİKALAR CEVAP VERİYOR
Aynı şekilde bugün Edirne‘den Kars‘a, Van‘dan Aydın‘a kadar yurdun her tarafında ağır sanayi hamlesi içinde gerçekleştirdiğimiz 70 tane büyük tesis ithamların haksızlığını ve tutarsızlığını ortaya koyan birer abide halinde dimdik durmaktadır. Her ne kadar emperyalizmin yönlendirdiği bugünkü iktidarlar bu fabrikaları tam kapasite ile çalıştıramıyorsa da, yakın bir gelecekte bu tesislerin memleketimiz açısından ne kadar önemli olduğu ve faydalı hizmetler yapacağı görülecektir.
HEM ŞİKÂYET HEM İLGİSİZLİK
Anılarda gördüğümüz bizi üzen asıl önemli bir çelişki de şudur: Sayın Evren anılarında, başından sonuna kadar ordumuzun silah, malzeme ve teçhizatının yetersizliğinden, eskiliğinden, demode oluşundan şikâyet etmekte, bağımlılığın ve ambargoların ne büyük sıkıntılar getirdiğini itiraf etmektedir.
Nitekim anılarının 69. sayfasında: "Keşan‘dan geçerken gece idi. Halk sokaklara dökülmüş yürüyüş kollarının önünü kesiyor. "Bizi bırakıp nereye gidiyorsunuz ?" diye ağlıyor, barbar bağırıyordu, içimiz sızlayarak bu sahneleri seyrediyorduk. Yapılacak bir şey yoktu. Hakikaten o gün için bu karar doğru bir karardı. Geniş Trakya arazisinde zırhlı ve motorlu Alman birlikleri karşısında yaya ve atlı, hatta öküz kollarından teşekkül eden birliklerimizin yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmasından ise, Hadımköy ve Koru-Gamos hatlarında savunmak çok daha garantili bir hareket tarzı idi. Tümenimizde motorlu araç olarak bir tek Almanya yapısı Ştover marka bir binek aracı ile bir de kamyon vardı, onlar da Tümen komutanının binek aracı ve erzak taşımak için verilmiş kamyon idi. Malkara‘dan, Gelibolu‘nun Karaburgaz Köyü‘ne intikal edinceye kadar bütün tümenin, tümendeki cephane paylarının taşınması benim sorumluluğumda idi. Tümenin atlı araba kolları bu kadar cephaneyi taşıyabilecek kapasitede değildi. Köylünün öküz arabalarına el atmak zorunda kaldık. Köylülerden yüzden fazla öküz arabası toplandı. Cephaneler iki gün içinde bunlarla taşındı.
Askerlik hayatının ilk günlerinde başlayan bu şikayet Genel Kurmay Başkanı olduktan sonra da devam etmektedir. Nitekim anılarının 214. sayfasında Genel Kurmay Başkanı olmasından sonra ilk 30 Ağustos münasebetiyle bir derginin sorularına verdiği cevapta: "Ayrıca bugün Türk Silahlı Kuvvetleri‘nin elinde bulunan silahları da tamamıyla modern saymak mümkün değildir. Bütün çabamız, büyük bir kısmı 2. Cihan Harbi‘ne ait olan silahlarımızı geleceğin harplerinde kullanabilecek modem silahlarla değiştirmeğe yöneliktir. Tabii, bunu ekonomik gücümüz oranında tahakkuk ettirebiliyoruz. Bugün için bu silahların hemen hemen hepsini dış ülkelerden tedarik zorundayız. Üzülerek ifade edeyim ki, aynı ittifak içerisinde bulunduğumuz müttefiklerimiz, çok pahalı ve peşin ödeme gücümüz mahdut olan bu silahların alımında kolaylık ve anlayış göstermemektedirler."
"Vaktiyle yapılan hataların cezasını şimdi bizler çekiyoruz. NATO‘ya girmeden önce, o zamana göre fena sayılamayacak harp sanayimiz mevcuttu. Amerikan yardımı başladıktan sonra, sanki bu yardım sonsuza dek sürecekmiş gibi, Harp Sanayimiz ile uğraşan fabrikalarımızın kapısına zincir vurduk veya başka maksatlarda kullandık. Bir zaman geldi ki, ABD askeri yardımı durdu; fakat ABD menşeli olan bu silah ve araçların idamesi için milli bütçeden yedek parça almaya devam etmek zorunda kaldık. Öyle zannediyorum ki, Amerikan ordusunun elinden çıkarıp bize hibe şeklinde verdiği bu silah ve araçların fiyatı kadar parayı bugün, onların yedek parçalarına ödemekteyiz. Bu dört senelik ambargo bize çok şey öğretti, bizi kamçıladı. Bugün birçok yedek parça ve malzemeyi kendi fabrika ve atölyelerimizde imal edebiliyoruz. Türk mühendisi ve işçilerinin kendilerine imkân sağlığında çok büyük işleri başarabildiğini bizzat yerinde yaptığım incelemelerde gördüm. Bu bakımdan biran evvel yerli harp sanayimizin geliştirilmesinde büyük yararlar görmekteyim. Kimseye fazla güvenilmemesi gerektiği, bu ambargo olayı ile büsbütün su yüzüne çıkmıştır."
Bunları yazan bir insanın ağır sanayi kurma hamlesi karşısında çok büyük bir alâka ve heyecan duyması, bu hamleyi ciddi olarak takip edip incelemesi ve bu hamlenin hedefine ulaşması için her bakımdan yardımcı olması gerekirdi. Halbuki anılarında üzülerek görüyoruz ki bu büyük hamlenin heyecanını duymamış, yakından takip etmemiş, sadece emperyalistlerin maksatlı propagandalarına kapılmış. Halbuki biz bu hamleyi yürütürken yaptığımız aylık Ağır Sanayi Koordinasyon Kurulu toplantılarına, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Genel Kurmay Başkanını, Kuvvet Komutanlarını, Genel Kurmaydaki yüksek rütbeli Generalleri de her defasında davet ediyorduk. Çünkü ağır sanayi hamlemiz en modern uçak ve tankların tamamen memleketimizde imal edilmesi dâhil her türlü savunma sanayi ihtiyaçlarını da karşılayacak olan ağır harp sanayini de içermekteydi. Şayet kendisi bu davetlere icabet edip bu toplantılardan birine katılsaydı, bu gerçekleri görecek ve düştüğü çelişkiye düşmeyecekti.
EVREN‘E KALSAYDI KIBRIS ELDEN ÇIKARDI
HAREKÂTIN BAŞLATILMASI
Evren‘in zihniyetine kalsaydı Kıbrıs çoktan elden çıkardı. Bu gerçeği belirtmek için bazı açıklamaları gerekli görüyoruz. Milletimize yaptığımız en büyük hizmetlerden biri Kıbrıs‘ta harekâtı başlatmamız, hedefine ulaştırmamız ve o günden beri kurtarılan haklarımızı korumamızdır.
Sayın Evren‘in anılarında açıkça görülüyor ki, kendisi bizim Kıbrıs harekatını nasıl başlattığımızı bilmiyor. Bu harekâtı hedefine ulaştırmak için neler yaptığımızdan haberdar değildir. Ve o gündün beri kurtarılan hakların korunması için gösterdiğimiz gayretin ve tutumumuzun sebeplerini anlamamıştır.
EVREN GÖRÜŞMELERİ TAKİP ETMEMİŞ
Sayın Evren anılarında, Kıbrıs harekâtındaki bu gelişmelerden hiç habersiz görünüyor. Sanki ateşkesi kendisi önlemiş gibi takdim ediyor. Halbuki MSP direnmeyip Bakanlar Kurulu‘nda, Ecevit‘in ateşkes teklifini reddetmemiş olsaydı o gün ateş kesilecekti. Belki de muharebe kaybedilecek, birliklerimizin denize dökülmesi tehlikesi doğacaktı. Bunu MSP kanadının gayretle direnmesi önlemiştir.
Sayın Ecevit de bilahare Bakanlar Kurulu‘nda bu kararla ilgili olarak, "MSP‘li arkadaşlarıma teşekkür ederim. Beni tarihi bir yanılgıdan kurtardılar" demek hakşinaslığını göstermiştir.
NEREYE GİTSEM ERBAKAN‘IN FABRİKALARI KARŞIMA ÇIKIYOR
Sayın Evren‘in bizim Sanayi Bakanlığını sanki gayrimeşru bir şekilde ele geçirmişiz gibi bir izlenim vermeye çalışması, her şeyden önce milletin seçtiği Meclisleri, bu Meclislerden güvenoyu alan hükümetleri, bu hükümetlerin programlarını ve Devletin planlarını ve yolluk programlarını ve bu yatırımlara ödenek ayıran bütçeleri, hatta kendini bulunduğu makamlara atayan iktidarları yok sayması demektir. Bunların kararlarının bir kıymet ifade etmemesi demektir. 12 Eylül‘den sonra Evren, bizim 219 ağır sanayi yatırımlarımızdan, Polatlı iş Makineleri Fabrikası, Çankırı Ağır Sanayi ve Teçhizat Fabrikası gibi bazı fabrikaların açılış merasimlerine iştirak etmiş, kurdelelerini kesmiş ve yaptığı açılış konuşmalarında bu fabrikalarla millet olarak iftihar edildiğini ifade etmiştir. Bu fabrikalar plansız, programsız, konut temeli atılır gibi rastgele atılmış temellerden ibaretti de nasıl yapılıp bitirildi? Ve Sayın Evren bunların niçin açılışını yaptı? Sayın Evren Devlet Başkanı olarak çıktığı muhtelif yurt gezilerinde, karşılaştığı fabrikalar hakkında bilgi aldığında, "Nereye gitsem Erbakan‘ın fabrikaları karşıma çıkıyor" diyerek bu yatırımların gerçekleştiğini ve bölgeye getirdiği faydaları itiraf etmek zorunda kaldığı halde sonradan hatıralarını yazarken tam tersine gerçek dışı ithamlarda bulunmasındaki çelişkiyi okuyucuların değerlendirmesine bırakıyorum.
CHP KANTON ÇÖZÜM İSTİYOR
Sayın Evren anılarında Türkiye, Cenevre müzakerelerinde 5 bölgeli kantonal sistem teklif etmiş diyor. (Sayfa 165): "Halbuki koalisyon ortağımız bu teklifi bize yaptığında bu küçük bölgeler tamamen Rum muhasarası altında olacağı ve her istendiği anda imha edilebileceği için kesin olarak reddettik. Genelkurmay Başkanı Sayın Sancar da bu teklife karşı çıktı." O tarihte Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı olan ve kendisini önemsetmek için Kara Kuvvetleri Komutanı Eşref Akıncı‘nın her şeyi kendisine bıraktığını anılarında kaydeden Evren, hiçbir şeyden haberdar değildi veya bile bile, hem Genelkurmay‘ın karşı çıktığı, hem de koalisyon ortağı olarak biz kabul etmediğimiz için Türk Hükümeti‘nin kararı olmayan bir teklifi Türkiye‘nin teklifi olarak takdim ediyordu. Olayın tarihe yanlış geçmemesi için bunu açıklamayı gerekli gördük.
SAVUNMA BAKANI ENGELLİYOR
Birinci harekâttan sonra Savunma Bakanı Hasan Esat Işık ordunun ikinci bir harekâtı yapabilmesi için gerekli mühimmat ve teçhizata sahip olmadığını söyledi. Bilhassa füzelerin çok yetersiz olduğunu ifade etti. Bu durumda ikinci bir harekâtın yapılmasına imkân bulunmadığını savunuyordu. Biz ise ikinci harekâtın biran evvel boşaltılması gerektiğine inanıyorduk. Bunun için gerçek durumun ne olduğunu öğrenmek için Genelkurmay‘ın bilgi vermesini istedik. Bunun üzerine Genelkurmay Plan ve Prensipler Dairesi Başkanı Sayın Necdet Üruğ diğer bir general arkadaşıyla birlikte Bakanlar Kurulu‘na gelerek askeri durum hakkında gereken açıklamaları yaptı. Verdiği izahattan sonra sorulan soruları cevaplandırdı. Kendisine:
- Füzelerimizin yetersizliğinden söz ediliyor. Bu doğru mu? diye sorulduğunda;
-Kim demiş? Sadece Kıbrıs‘ta değil bütün cephelerde aynı a savaşsak dahi yeterli füzemiz mevcuttur. Dedi.
Yine Kendisine:
- Şu anda bulunduğumuz yerde kendimizi uzun süre savunabilir miyiz? Sorusuna:
-Hayır. Bu asla mümkün değildir. Bulunduğumuz yer ufak bir arazi parçasından ibarettir. Burada bulundurduğumuz kuvvetleri biz normal barış zamanında dahi bu kadar dar bir yere konumlandırmayız. Kaldı ki savaş zamanında, bahçe kadar bir yerde bu kadar kuvvetin bulundurulması çok tehlikelidir. Kolaylıkla imha edilebilir. Burada sürekli kalmamız askeri bakımdan mümkün değildir, dedi. Kendisine teşekkür ettik. Ayrıldı.
İKİNCİ HAREKÂTI HAZIRLIYORUZ
Bakanlar Kurulu‘nda askerlerin bu açıklamalarına dayanarak, MSP kanadı olarak biz, ikinci harekâtın biran önce başlatılması üzerinde ısrar ettik. Buna rağmen Sayın Ecevit ABD‘nin baskısıyla Rumların da kabul edebilecekleri siyasi çözümler teklif ederek ikinci harekâtın yapılmasını önlemeye çalışıyordu. Bizden habersiz Kissinger‘in tavsiyesine uygun olarak CHP‘li uzmanlara, muhtelif kantonal çözüm modelleri hazırlattırdığını haber alınca, bu kabil çözümlerin hiçbir zaman Ada‘da huzurun teminine yaramayacağına inandığımız için, konu da çok ciddi olduğundan dolayı, Ecevit‘e yazılı bir muhtıra verdik.
Kantonal çözüme asla razı olmayacağımızı konuyu Milli Güvenlik Kurulu‘nda görüşerek çözmek istediğimizi, orada çözemezsek Bakanlar Kurulu‘nda müzakere ederek, o da olmazsa TBMM‘de konunun görüşülmesini sağlayarak kantonal çözüme mutlaka mani olacağımızı ve çözüm olarak asgari yeşil hatta kadar gidilmesini temine çalışacağımızı kesin olarak bildirdik. Bu durum karşısında hükümetin dahi bozulabileceğini dikkate alan Ecevit, konuyu Milli Güvenlik Kurulu‘na getirdi.
Genelkurmay Başkanı ile zaten kantonal çözümün kabul edilmemesinde aynı görüşteydik. Milli Güvenlik Kurulu‘nda saatlerce süren müzakerelerden sonra Ecevit‘in, "Rumların birliklerimizin etrafından 5 km. geriye çekilmeleri ve kantonal çözüm" teklifi uygun bulunmadı. Bizim, Rumların en az yeşil hatta kadar çekilmeleri halinde anlaşma yapılmasına dair teklifimiz tavsiye kararı oldu. Bakanlar Kurulu‘nda da bu kararı savunduk ve neticede Dışişleri Bakanı Turan Güneş‘in Cenevre müzakerelerine bizim teklifimizi hükümet teklifi olarak götürmesi kararlaştırıldı.
Görülüyor ki, Sayın Evren‘in anılarında zikrettiği gibi Türkiye‘nin resmi teklifi kantonal sistem değil, Rumların yeşil hatta kadar çekilerek anlaşma yapılmasıdır.
İKTİDAR KKTC‘NİN TANINMASINI ENGELLİYOR
Her ne kadar bizim söylediğimize 10 yıl sonra gelinerek Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruldu ise de, bu kuruluşun arkasından geçen 7 sene zarfında Türkiye‘de iş başında bulunan siyasi iktidar, bu bağımsız Kıbrıs Türk Devleti‘nin, başta Müslüman ülkeler olmak üzere, diğer bütün devletler tarafından tanınması için çalışacağına, tam tersini yapmıştır. ABD ve Batıya hoş görünmek için Kıbrıs Rum Devleti ve Yunanlıların peşinden koşarak Kıbrıs‘ta Federal bir devlet kurulması için gayret göstermiş bu arada KKTC‘yi tanımak isteyen mesela Pakistan, Bangladeş gibi Müslüman ülkelerin tanımalarına engel olmuştur.
Federal bir devlet kurulması için yapılan tekliflerin hepsi batıyı memnun etmek için yapılmıştır. Milli menfaatlerimize tamamen aykırıdır. Şayet şimdiye kadar siyasi iktidarlar tarafından yapılmış olan tekliflerden herhangi birini karşı taraf kabul etmiş olsaydı Ada arkasından adım adım Yunanistan‘a ilhaka kadar giderdi. Cenab-ı Hakk‘ın bir lütfudur ki, bizden sonra hükümet olan bütün siyasi iktidarların tekliflerini Rumlar ve Yunanlılar reddetmişlerdir.
Kıbrıs Barış Harekâtı‘yla Ada‘da kurtarılmış olan haklar şayet 16 yıldan beri korunabilmişse bu iki şey sayesinde olmuştur. Birisi Milli Görüş‘ün bu 16 yıl boyunca Kıbrıs meselesine gösterdiği candan alâka ve "Şehit kanıyla kurtarılan toprağın bir karışı bile geri verilemez." esasına sımsıkı sarılmamızdır. Bu haklı prensiple Batı etkisindeki partilerin de hata yapmasını önledik. Kıbrıs‘taki hakların korunmasındaki ikinci etkili faktör ise KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş‘ın gösterdiği şuurlu ve basiretli tutumudur.
Bu sayede, Ankara‘daki Batı etkisindeki yönetimlerin hatalarını önleyebilmiştir.
MİLLİ GÖRÜŞ SAHİPLENDİ
Buraya kadar yaptığımız özet açıklamalar da gösteriyor ki, Kıbrıs‘ta barış harekâtının fiilen başlatılması, harekâtın askeri hedeflerine ulaşmasını sağlamak için erken ateşkesin önlenmesi, ikinci harekâtın başlatılması, Kıbrıs‘ta bağımsız bir devletin kurulması, Batının bütün baskılarına rağmen kurtarılmış hakların bugüne kadar korunabilmesi Milli Görüş sayesinde mümkün olmuştur.
Bu gerçeklerin bir delili de Sayın Evren‘in anılarıdır. (Anılar 168. Sayfa):
"Koalisyon kanadı Milli Selamet Fanisi, Kıbrıs‘ta ele geçirilen topraklardan bir karışının bile verilmesine razı olmuyor, sanki ulaşılan hedef, kazanılan araziyi kendisi kararlaştırmış gibi ‘Kanla alınan toprak verilmez‘ diyerek bütün görüşmeleri baltalıyordu. Halbuki ele geçirilen topraklar esasında kararlaştırılan fazla idi. Sebebi de yapılacak müzakerelerde bu fazlalıklar bir taviz olarak verilebilecekti. Fakat Erbakan, sanki kendisi cephede savaşmış gibi bir mücahit havasıyla her müzakereyi neticesiz bırakıyordu. Nihayet Cumhuriyet Halk Partisi, Erbakan‘la ortak olarak memleket işlerini yürütmenin mümkün olamayacağını anlamış olacak ki, koalisyonu bozdu ve hükümetten çekildi."
(Anılar 82. sayfa): "Kıbrıs meselesi ise hala bir sonuca ulaştırılamamıştı. Karşı tarafın istediği toprak fedakârlığı yapılamıyordu. Zira Erbakan, hem 1974‘teki Ecevit Hükümeti döneminde ve hem de her iki Milliyetçi Cephe Hükümetleri döneminde ‘Kan dökülerek alınmış toprakların bir karışı bile geri verilemez‘ diye tutturmuş ve bu yüzden de görüşmeler bir sonuca ulaştırılamamıştı. Belki harekâttan sonra başlayan müzakerelerde bir kısım toprak parçası ve Maraş Bölgesi verilebilseydi Kıbrıs problemi daha o tarihte halledilebilecek ve uyuşmaz taraf olarak biz olmayacaktık." diye yazmaktadır.
CEPHEDEKİ MEHMETÇİK GİBİ
Yukarıdaki açıklamalarımız ışığında bu beyanlar incelendiğinde ortaya çıkan sonuç şudur:
Demek ki biz, o günden bugüne kadar Kıbrıs meselesini "Sanki kendimiz cephede savaşmış gibi" canla başla savunmuşuz. Bu tespit doğrudur. Çünkü vatanseverliğin gereği budur. Ve bizim Kıbrıs harekâtının başından sonuna kadar yaptığımız başarılı hizmetlerden bir tanesi bile aksamış olsaydı, Kıbrıs harekâtı başarıya ulaşamazdı. Mesela:
?Müdahalenin zamanında yapılmasını temin etmeseydik,
?Ecevit‘in, çıkartmanın ilk günü BM Güvenlik Konseyi‘nin kararına uyarak ateşin kesilmesi için yaptığı teşebbüsü önlemeseydik
?Kanton çözüme razı olsaydık,
?İkinci harekâtı başlatmasaydık,
?Kıbrıs‘ta istenilen toprak tavizlerini verseydik,
Askeri harekât başarılı olamazdı ve Kıbrıs çoktan elden gitmiş olurdu. Bu sebepten dolayı bizim Kıbrıs için yaptığımız hizmetler, bu mühim meselenin hem tarihi ve siyasi sorumluluğunu üstlenerek karar vermek, hem de bu kararı en iyi ve başarılı şekilde sonuca ulaşacak tarzda icra ettirmektir. Bu hizmetler bizzat cephede çarpışmak kadar hatta daha da önemlidir. Zira dökülen kanların heder olmaması ancak bu sayede mümkündür. Sayın Evren bunu anlayamamış görünüyor. Sergilediği mantık da sakattır. Bu mantığa göre şayet bir milli meseleye candan sahip çıkmak için mutlaka cephede çarpışmak şartı koşulursa, bu takdirde ne Evren‘in ne de bu günkü iktidarların Kıbrıs‘tan bahsetmeye hakları olamaz.
EVREN: TOPRAK VERELİM
Sayın Evren‘in anılarında ileri sürdüğü: "Halbuki ele geçirilen topraklar esasında kararlaştırılan fazla idi. Sebebi de yapılacak müzakerelerde bu fazlalıklar bir taviz olarak verilebilecekti" varsayımının da gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü bugün bu yeşil hattı, Bakanlar Kurulu olarak biz, daha harekât başlamadan önce Genelkurmay‘ın da görüşünü alarak tespit etmiştik. Hatta Genelkurmay Başkanı‘yla ateşkes konusunu görüştüğümüzü gece yarısında, kendi elleriyle çizerek harekâtın asgari bu hududa kadar devam edeceğini ifade ettiği, benim de o gece Bakanlar Kurulu‘na takdim ettiğim tarihi harita, bunun bir delilidir.
Hal böyleyken mevcut hükümet kararlarına ters bir şekilde, Türkiye‘nin milli menfaatlerine ve KKTC aleyhine, Rumların ve Yunanlıların lehine ve onların eline koz verecek şekilde sorumsuz beyanlarda bulunması Devlet Başkanlığı yapmış bir kimse için affedilemeyecek bir kusurdur. Nitekim bu anıların yayınlanmasından sonra Kıbrıs Rum kesimi ve Yunan gazeteleri bu beyanları aleyhimizde delil sayarak kullanmaya başlamışlardır."
DENKTAŞ EVREN‘İ TEKZİP EDİYOR
Bu hatalı beyanlar karşısında KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş, Evren‘i tekzip etmek zorunluluğunu duymuştur. Nitekim KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş Evren‘in "Söz konusu fazla topraklar ile Maraş‘ın Rumlara iadesi halinde Kıbrıs sorunu o dönemde çoktan çözüme kavuşturulmuş olurdu." iddiasını reddetmiş, buna verdiği cevapta:
"Zamanında havaalanının müşterek kullanımına karşı Maraş‘ın bir kısmının iadesini önerdik. Kipriyanu bunu reddetti. Rumların istedikleri tüm Kıbrıs‘tır. Şimdiki halde işgalci çıksın herkes yerli yerine dönsün diyorlar. Konuya yaklaşımları bu olan Rum liderliğini toprak tavizi ile tatmin edemezsiniz. Onlar her şeyi kendilerinin biliyorlar ve bunu elde etmek için de Dünya‘yı kırmaya, en vahim şekilde silahlanmaya devam ediyorlar." demiştir.
EVREN ABD‘YE SÖZ MÜ VERDİ?
Yunanlıların İstanbul ve Ege‘yi de istedikleri dikkate alınırsa Rumlar ve Yunanlılarla hiçbir meselenin taviz yoluyla çözülemeyeceği açıkça görülür. Sayın Evren‘in anılarında yer alan Kıbrıs‘ta toprak verilerek Rum ve Yunanlılarla uzlaşma yapılması düşüncesi ister istemez, 12 Eylül‘den önce ABD yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde hiçbir karşılık alınmadan tıpkı Yunanistan‘ın NATO‘ya dönüşünü kabul etmesi gibi, Kıbrıs konusunda da "Acaba evvelce verilmiş bir sözü mü var ?" sorusunu akla getiriyor. Bundan da açıkça görülüyor ki Sayın Evren anılarında tarihi gerçekleri dile getirmeyi değil, akla ve mantığa ters düşecek dahi olsa Milli Görüş‘ü ve MSP‘yi kötülemeyi hedef alıyor. Bunun da sebebi; farkında olmadan emperyalizmin propagandalarının etkisinde kalmış olmasıdır.
Devam edecek




