Üç yüzyıla yakındır İslâm milletinin içinde düştüğü açmaz
kendine olan güvensizliğin bir sonucu. Kendisini yenileyemediğinden bir çıkış
yolu bulunamıyor. Dışındaki oluşlarda çıkış yolu arıyor. Başkasının evi daha
çekici oluyor. İnsanın doğasında var olan bir durumdur bu, yoksa içini kemiren
kurdun bir yöne sürükleyişi mi Başlayan çürümenin sorunları nedir, neden bir
güvensizlik duygusu içinde olunuyor
Batılılaşma sürecinde sürekli gözlerini, yön ve
istikametini Batıya çevirmiş olanların en temel sorunu kendini yenileme değil,
kendi kökleri üzerinde dirilme değil, bir başka düzleme kapılanma ve arayışta
olma. Her kültür toprağının kendine has bir ruhu var. Biz Müslüman ız, özümüzde
ve ruhumuzda yoğrulu olduğumuz bir hamurumuz bulunuyor. Bu, Allah ın bize
bağışladığı ve bizim de nasiplendiğimiz bir durum. Kendimizi bu ruhta
yoğurmamız ve geliştirmemiz gerekirken başka arayışlarda oluyoruz.
İnsanın dengesi bozulmayıversin, yol sapması kadar
tehlikeli bir durum yoktur. Bir daha dönüşü kolay olmuyor. İnsanoğlu yanlışını
kabullenme ve kendini düzeltme yerine yanlışında ısrar eder ve bunu savunur
hale düşerse bundan daha büyük bir tehlike olamaz. Bu tutum kişiyi uçuruma
sürükler. Yanlışın uçurumunda yol almak felâketlere neden.
Batı, bizim yurdumuz değil. Biz yurdumuzun hamurunu kendi
ellerimizle yoğurduk. Toprağımızda emeğimiz ve terimiz var. Medine şehri yeni
bir medeniyetin başlangıcı. Medine bir yapıyı yeniden inşa.
Batı kapılarına doğru sürüklendiğimizden beri bir şehir
yeniden inşa etme gibi bir duyguya sahip değiliz. Orası asla bir kızıl elma
olamaz. Böyle bir ülkü de yok. Orada bir başka medeniyetin hamuru içinde yitip
gitme söz konusu.
İstanbul u bir medeniyet şehri yapmak için yüzyıllar
gerekti. Gerekti ama gene de dehlizlerinde, labirentlerinde eskiye ait
kalıntılar var. Üzerimize abanan yabancılık bunları deşip çıkarma çabasında.
Biz, bir şehri, bir beldeyi kendimize ait kılmadıkça ve dönüştürmedikçe orası
asla bizim olmaz. O ev, o mahalle, o kent bizim olmaz. Başkasına ait olan bir
evde huzur bulmamız söz konusu olamaz. Orada ancak bir sığıntı olunur.
AB kapılarında tam yarım yüzyıldır süründürülüyoruz.
Bizler de buna razı ve hatta gönüllü çırpınıyoruz. Her çırpınışımız batışımız.
Onlar bizi kendilerine dönüştürmedikçe kabul etmezler. Çünkü onlarla aynı
toprağını ruhundan yoğrulu değiliz. Ne yaparsak yapalım bu gerçekleşmez. Bizi
ancak çıkarlarını devşirme adına kullanırlar. Sonuçları da öyle.
Hemen bütün hamlelerde bizden ödün koparma, bizi bizden
biraz daha uzaklaştırmaya dönüktür niyetleri. Bu asla değişmez.
Örneğin sapkınlıklar asla kabul edilebilir bir durum
değil. Müslüman olma bilinci bunu gerektirir. Ama AB, daha açık bir ifade ile
eşcinsellik batılılar için olağan bir davranış biçimi. Genel ahlâk ilkeleri
bakımından da bu böyledir. Seni kendine dâhil edebilmesi için bu hayat
anlayışını kabulleniyor olman gerekir. Sonuçta bunu sana senin ellerinle
yaptırtır. AB uyum yasaları içinde dayatmaları zorunludur. Yerine
getirilmeyince zaten kabul görmeyeceksin demektir. Muhafazakâr bir iktidarın
eliyle uyum yasaları içinde böyle bir serbestlik sağlar ve bunun karşılığı da
bir ramazan ayında Beyoğlu nda İstiklâl caddesinde elli bin kişi ile gösteri
yaptırır, sen hiçbir şey yapamaz ses bile çıkaramazsın.
Böyle bir Batı, bir AB topluluğu bizim evimiz olamaz. Bu
ev bize yabancı. Orada kendimizi asla bulamayız yiter gideriz. Zaten bu bakış
yenilginin ve teslimiyetin göstergesi. Yenilgilerin olduğu yerde arayışlar
başlar. Edilgin toplumların baş belâsı kendinden kaçış olur. Gidilince bir daha
eve dönülemez. Biz bulunduğumuz yerde kendimizi yenileyerek çıkış sağlayabilir,
evimize sahip çıkabilir, ayaklarımızın üzerinde durabiliriz. Gerisi boş avunma
olur.