Ev görmemiş ölüler

Abone Ol

Aslında yazının başlığı ölüm görmeyen evler de olabilirdi.

Ya da evlerine yaklaştırılmayan ölüler de

Ama toplum olarak Müslüman ı, laiği, inançsızı hepimiz

aynı şeyi yapmaktayız.

Ölülerimizi evlerine sokmuyoruz.

Israrla yuvalarından uzak tutuyoruz.

Evlerinden ziyade hastanede son nefeslerini vermesi için

gayret ediyoruz.

Ya da uzun yoğun bakım günlerinden sonra bize teslim

edilen ölüyü getirip caminin morguna emanet ediyoruz.

Ölünün yuvasını ona yasaklıyoruz.

Niye, ev halkının moralini bozmamak için.

Çocukların sınavları vardır.

Ya da hortumların, serumların, iğnelerin damarlarından

çekildiği ölünün kanaması durmamaktadır.

Ya yeni eşyalara, koltuklara kan sızarsa.

Ya da o moral bozan ölüm kokusu eve sinerse.

Ölü bir gecede bozulup korkunç bir hâl alırsa.

Cami morgunun soğuğu çok açıldığından ertesi gün

yıkayıcılar buz tutmuş bir bedeni yıkamaya uğraşacaklardır.

Ya da bir taziyeye gittiğimizde ortak soru şu, hastanede

mi öldü, evde mi

Yoksa bu kanepede mi son nefesini verdi

Adeta oraya oturmamaya gayret ederek ölümü üst başa

bulaştırmamaya gayrettir gözlenen.

Yahut her ölü olan eve başsağlığı dönüşünde çoraplar

çıkarılır, sanki ayağı ile peşi sıra sürüklemeyecektir.

En uç örneği bir yakınımdan duydum.

Arkadaşının oğlu evlenecektir, aynı gün kayınpederi

ölmüştür. Ölüyü morga emanet ederler. Zira davetliler düğün evine gelmeye

başlamıştır. Kimsenin moralini bozmaya, düğünün tadını kaçırmaya gerek yoktur,

yenilir içilir, düğün hitama erdikten sonra, ertesi gün cenaze işlerine

başlanır.

Önceki gün bitişik komşumun gelini vefat etti.

Bir aylık yoğun bakım serüveninden sonra umutlar bitti.

Aile, Karadeniz kırsalının kültürünü İstanbul da

aksatmadan yaşatmakta.

Ki, iyi ki değerli mefhumlarını yakmamışlar diğerleri

gibi.

Aile, ölüsünü görevliden ister. Kanunen yasak denir, önce

morga indirilir.

İşlemler yapılır.

Eve veremeyiz, denir.

Komşum, Biz onu camimizin soğutucusuna bırakacağız der,

bu şartla alır.

Gelinin eşi, Sevdiğim son gecesini bir morgda değil

evinde geçirecek der.

Önce Karacaahmet te yıkanır, kefenlenir, eve öyle gelir.

Bir düğün evi gibi insanlar toplandı.

Salonunun şık masası üzerine tabutu bırakıp kapağını

açtılar, sıcak havanın deforme etmemesi için.

Bembeyaz kefenleri içinde gelin uyuyordu.

Onun yanına ilk girenler çok sarsıldı.

Ağladılar.

Hüzünlü hikâyesini anlattılar birbirlerine.

Ama artık bir gerçek vardı ki ölülerimizi kendimizden

uzak tutuyorduk.

Evin çocuklarının moralinin bozulmaması için.

Korkup üzülmemeleri için.

Sınavlarına tesir etmemesi için.

Lise yıllarımda kiracımızın bebeği ölmüştü, annemle

birlikte komşular başına toplanmıştı.

Dehşetle yoksa öldü mü diye sorduğumda, bebeğin annesi

gözlerini silmiş, Hayır yavrum, ölmedi, hasta, sen okuluna git diyerek

korumacılıkta zirve yapmıştı.

Akşam döndüğümde bebeği defnetmişlerdi bile. Belki aşırı

duygusallığımdan böyle davranmıştı.

Zira dedemin vefatında, ortaokulda idim, evlerinin

penceresine bakamaz olmuştum, o kadar ağır gelmişti ki o ilk ölüm, aylarca

psikoloji servislerine götürmüştü annem.

Fakat komşu gelinin cenazesini özellikle görmelerini

istedim kızlarımın.

Ölümden büyük öğreti olmadığı için.

Suskun olsa da yüksek sesle olgunlaştırıcı kodları

taşıdığı için.

Çocukları belki yıkımlardan korumaktayız ama yanıltıcı

davranmaktayız.

Hayatlarından ölümü çıkararak çok büyük iyilik ettiğimizi

sanmaktayız.

Ama ölüm var.

Bunu değiştiremeyiz.

Fakat o akşam da gördüğüm gibi insanoğlunda sabır, dağ

gibi.

Her giren kefenli geline ağlasa da, az sonra arkadaşı ya

da akrabası ile derin bir muhabbete dalmakta.

Ertesi gün duasında matem iyice dağılmakta.

Hayat, karlar arasından başını çıkaran kardelen gibi

ışıltılar saçmakta.

Ev halkı bile sevgili ölüsünü ayrı bir gezegenin parçası

gibi görmeye başlamakta.

Dünyamızdan buharlaşıp gitmelerine alışmakta.

Ölüler Ülkesi ne verilen, unutulmaya da uğurlanmakta.

Ölenin ne umutlarla aldığı şık salon takımı üzerinde

çaylar eşliğinde muhabbetler uzamakta.

Bellek yaraları bir daha kendini gösterecek, ölü hiç

yaşamamış gibi bir masalın düşsel dekoruna tutunacak.