Etrafımız ateş çemberiyken iktidarın yaptığı şey, kriz yönetmek değil; adeta şenlik havasında milletvekili transferi yapmaktır.
Ülke sınırlarında tehdit büyürken siyasetin önceliğinin rozet törenleri olması, milletin endişeleriyle iktidarın gündemi arasındaki kopuşu açıkça göstermektedir.
Bu tablo, olağan bir siyasi rekabetin değil; olağanüstü bir dönemde olağanüstü bir sorumsuzluğun göstergesidir.
Millet güvenlik, istikrar ve gelecek kaygısı taşırken, siyasetin kendi iç hesaplarını alkışlı törenlerle öne çıkarması, devlet ciddiyetiyle bağdaşmamaktadır.
Bugün Türkiye; Suriye, Gazze, İran ve daha geniş bir coğrafyada yaşanan gelişmelerin tam ortasındadır.
Bu tablo artık günlük siyasi polemiklerin üzerinde, tarihî bir sorumluluk alanı oluşturmaktadır.
Milli Gazete’nin manşetine taşıdığı gerçeklik şudur: Bölge yanmakta, riskler büyümekte ve Türkiye bu ateş çemberinin tam merkezinde durmaktadır.
Böylesi bir dönemde toplumun siyasetten beklentisi son derece nettir. Öncelik, milletin güvenliği, ülkenin istikrarı ve geleceğin teminat altına alınmasıdır. Ancak gündemler karşılaştırıldığında, bu beklentiyle örtüşmeyen bir siyasi pratiğin öne çıktığı görülmektedir.
Meclis kulislerinin, dış politika ve güvenlik başlıklarından çok, transfer hesaplarıyla meşgul olması bu nedenle eleştirilmelidir.
Mesele, bir milletvekilinin parti değiştirmesi değildir. Asıl mesele, siyasetin kendi koyduğu ölçülerle bugün sergilediği tutum arasındaki mesafedir.
Bu noktada hafızaları tazelemek gerekir. Recep Tayyip Erdoğan, Başbakanlık döneminde 17 Aralık 2013’te yaptığı bir değerlendirmede, milletvekilliği sorumluluğuna dair şu ifadeyi kullanmıştı:
“Bir insan bir partinin bayrağı altında seçime giriyorsa, ondan sonra o parti ile birlikte hareket eder. Ayrılıyorsa da sadece partiden ayrılmaz. Eğer dürüstse o zaman parlamentodan ayrılır, milletvekilliğinden ayrılır.”
Bu sözler, seçmen iradesine saygıyı esas alan bir siyasi yaklaşımı yansıtıyordu. Seçmenin oy verdiği partinin, Meclis’teki temsilinin korunması gerektiğini vurguluyordu. Bugün yaşananlar ise bu yaklaşımın uygulamada ne ölçüde karşılık bulduğunun sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır.
AK Parti’den bir milletvekili ayrılma ihtimali ortaya çıktığında, bu ilke kamuoyunda yeniden hatırlatılıyor; millet iradesine ve siyasal tutarlılığa vurgu yapılıyor.
Ancak yön değiştirip AK Parti saflarına katılım söz konusu olduğunda yaklaşım farklılaşıyor.
Daha önce eleştirilen bu tür adımlar, bu kez törenlerle karşılanıyor; rozetler takılıyor, kameralar önünde yapılan açıklamalarla süreç olumlu bir gelişme olarak sunuluyor.
Buradaki sorun, kişilere ya da partilere indirgenemez. Sorun, siyasetin inandırıcılığıdır. İlkenin zamana, güce ve ihtiyaca göre değiştiği algısı güçlendikçe, toplumla siyaset arasındaki güven bağı zayıflamaktadır. Bu durum, sadece bugünün değil, yarının siyasi iklimini de doğrudan etkilemektedir.
Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar, iç siyasette daha fazla ciddiyet, daha fazla tutarlılık ve daha yüksek bir sorumluluk bilinci gerektirmektedir.
Etrafımız ateş çemberiyken, siyaset vitrini büyütmek değil; yük almak zorundadır.
Zor zamanlarda verilen görüntüler unutulmaz. Millet, kimin yangın söndürmeye, kimin tören düzenlemeye odaklandığını hafızasına kaydeder. Ve siyaset, eninde sonunda bu hafızayla yüzleşir.