İktidarın medyası her yeni güne, yeni bir FETÖ icraatı buluşuyla başlıyor. Manşetleri, şunu da yapmışlar, bunu da yapmışlar gibi edebiyat değeri olmayan sıradan kelimelerle örülü. Bazan tarihini kontrol ediyorum gazetelerinin; acaba eskisini mi aldım?
Yıllardır aynı düzlemde, aynı meridyende, aynı elemanlarla içiçe yaşarlarken farketmediklerini, okuyucu dedikleri millet fertlerinin biliyor olduğunu da düşünemiyorlar, akıllarına getiremiyorlar. Bu hallerini nemalandıkları iktidar cephesinin yeterli bulması ve sürekli ödüllendirmesi ise bizim, işin acı tarafı diyeceğimiz kısmıdır.
Son buldukları yahut yeni farkettikleri FETÖ özelliği şu imiş: FETÖ elemanlarına, çocuklarına Fetullah ismini verme yasağı uygulanıyormuş.
Ölü bir kelimemizle başlayalım mizahımıza.
- Tünaydın!
Yakalandı, gözaltına alındı, tutuklandı fiilleriyle adı yazılan o yapının elemanlarının ve çocuklarının adlarını mı tasnif ettiler de vardılar bu kanıya? Yoksa istihdam ettikleri mi yönlendiriyor böyle, bu uyanık yandaşları? Maksat yazacak birşeyleri olsun, araştırmacılıkları burada kalsın.
- Sen niye çocuğuna Fetullah adını koymadın, diye sormuştum, Pensilvanya’dan geldiğini söylediği bir ismi de çocuğuna ekleyen bir babaya..
- Kızdığım bir gün, ulan Fetullah deyiverirsem, olur mu ya.. Demişti.
Sadece bu değildi, o isme karşı hassasiyetlerinin sebebi. Gelecek endişeleri de vardı. Çocuklarının içinden de “Fetullah” gibileri çıktığında isimler karışmasın da istiyorlardı. Numaralardan yardım almak istemiyorlardı. İkinci Fetullah, üçüncü Fetullah demek dahi birinciye yazık olduğuna delil olacaktı.
Yeni yeni öğrenmeye başlıyor iktidar medyası, Fetullah isminin anastezik bir madde gibi kullanıldığını.. Sorsalardı söylerdik ama bize inanmayacaklarını da biliyorduk. Bunlar bizimle birlikte yaşamak istemiyorlar, bizim vatanımızda yaşamak istemiyorlar diye her bağırdığımızda ve gazetelerimizde yazdığımızda, onları kendilerine bağlamanın yolunun ne isterlerse vermek olduğunu iddia etmişlerdi zira..
Şimdi umarız görmüştür iktidar medyası, bizim vatanımızda, bizimle yaşamamak için vatansızlığı tercihlerinin altında yatan bu gerçeği..
Hani, o da kaçmış, şu da kaçmış diye yazıp durmuşlardı ya aylarca.. Bunu bari iyi anlasalar..
Onlardan ne istiyorlarsa almalarına rağmen vatansızlığı tercih etmelerinin tek sebebinin altını bir daha çizmek borcumuzdur. Bizim yüzümüzden.. Hani, rahmetli Hoca’mız, patates dinli olduklarını söyleyerek bozmuştu kimyalarını ilk..
HALEP HASRETTiR
Hangi çocuk, hangi genç severek büyümedi, merhum Barış Manço’nun “İşte Halep, işte arşın” şarkısının o güzel şehrini.
Türkçemizin en güzel deyimlerindendir, haddi biraz aşanları çizgiye çekmek için söylediğimiz “Halep oradaysa, arşın burada”mız. Orada olan Halep de bizimdir, arşın da.
Efsanesi bol bu deyimin. Bir mecliste Halep ve güzellikleri konuşulur. Ben Halep’te iken şöyle yerdim, böyle yerdim diyenlere, Halep görmüş bir garip de katılır. Ama onun anlattığı, Halep’in insanları uçurma gücüdür.
“Ben Halep’te iken yedi arşın atlardım.”
Yedi arşın üç atlamalık bir uzunluk. Meclis’in yaşlısı sohbetin ordan Halep’e atlamasına Türkçemizin bu güzel deyimiyle son verir.
“Halep oradaysa, arşın burada” herkes ölçülü olsun, ölçülü konuşsun..
Gitmediğimiz, bilmediğimiz fakat hasretini hissetmemize Halep’in, bizim atasözlerimiz, bizim deyimlerimiz sebeptir.
Rahmetli Necip Fazıl üstadın “Bab-ı ali”sini okumayan yoktur benim yaşıtlarımdan. Ömrünü anlattığı o eserinde üstad, kendinden önce giden arkadaşlarını, dostlarını, tanıdıklarını, hatırını saydıklarını bir bir yazmıştır. “Bir asi Celal Sılay vardı, öldü”der, en genç yaşında şöhretin zirvesine oturtulan ve sonra unutulan şair arkadaşı için mesela.
Bab-ı Ali’nin son cümlesi unutulmazdır.
Gidilecek yere ve yaşanılan yıllara hasret ancak bu kadar yakıcı olabilirdi.
“İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep Şehri!”
İŞKENCESEVER MEDYA GÜNLÜKLERİ
Birbirini, değişik hareketleri olduğunda artistlikle tanımlayan nesildi bizimki. “Artistlik yapma lan!” en çok kullanılan suçlama cümlesiydi bu tanımın.
Televizyonun hayali bile yok. Sinemalar, Yeşilçam’dan ne gönderilmişseye ayarlı. Genç kızlarımız ağlamayı ve gülmeyi beyaz perdede seyrettiklerinden öğreniyor. Delikanlılarımız ise o filmlerin esas oğlanları hep. Öyle günlerdi işte.
Ben de çok hikayesini yazdım bu sayfalarda, o artistliğe özentili hallerimizin. Lakin bu günler çok çabuk geldi, hayallerimizi yetiştiremedik. Yani bir kısmımız artistlikler yaparken, bir kısmımızın da rejisörlükte karar kılacağını kestiremedik.
Haydi diyelim, devlet memura kılıklı o siyah telefonların gün gelip küçüleceğini ve renkleneceğini hayal ettiniz. Hatta adının cep telefonu olacağın da bilecek yazarlar, çizerler üretmiş olalım. İhtilalci övmekten, takvim günlerini onlara tahsis etmekten vakit bulduklarında, insanlarımızın ufkunu açan yazılar döşendiler diyebileceğimiz gazetecilerimiz de vardı sayalım..
Bugün yarımızın rejisörlük, yahut kameramanlık dememiz daha uygun olacak, yapacağımız günlere ereceğimizi kim bilebilirdi.
Çektiklerini, tv’lere ve gazetelere göndererek, onları da muhabir taşımaktan kurtaran insanlarımızdan bahsediyorum. Son örnekleri içimi çok acıttı benim.
“Bunun adı işkence” diye başlık atmış gazeteler. Resim altına da “vatandaşlar dayak anını kaydedip jandarmaya haber Verdi.” Diye yazmışlar. Tek kişinin cep telefonu ile çekip gönderdiklerine ne çok sahiplendirme var. Maksat, röntgenciliğe meşruiyet kazandırma..
Haberden anladığımı özetliyorum: Bir baba, okuldan kaçan ve o civarda sigara içerken gördüğü oğlunu işyerine götürmüş ve kemeriyle darp etmiş. Devamını, okuduğum o gazeteden aynen alıyorum. “Olay, çevredeki vatandaşlarca cep telefonu kamerasıyla kaydedildi. Vatandaşların haber vermesiyle gelen Jandarma Komutanlığı ekipleri babayı gözaltına aldı.”
Çevredeki vatandaşlar kim? Jandarmanın müdahale alanındaki topraklarımızda, yani biraz şehir dışında dahi duyarlı olarak yaşayan o vatandaşlar kim? Mevzubahis edilen o babanın komşuları iseler, yaptıkları bu röntgencilik komşu olma durumuna yakışır mı? Yok eğer ellerindeki cep telefonlarını kamera gibi kullanan gezgin araştırmacılar idiyse bu çekimciler, neden hiçbir komşu ikaz etmedi onları?
“Vatandaşlar dayak anını kaydedip…” Neden o çocuğu kurtarmayı düşünmüyor o vatandaşlardan biri? Hiç olup hiçbiri diye anılmak mı güzeldir?
Biz de gördük ve çok yaşadık, cep telefonsuz doğan bir önceki nesiller olarak, oğlunun okumamasına, okula gitmemesine, sağda solda sigara içmesine kızan, üzülen ve çıldıran babaları. Onlara, en hiddetlendikleri anda dur diyen başka babalar vardı; komşu, arkadaş, bildik, tanıdık yahut oralardan geçen insanlar sıfatlı.
Oğluna kızan, üzülen ve ona vurmak isteyen babalara öğüt verirlerdi. Yapma derlerdi. Okumak istemiyorsa, yanında çalışsın ya da istediği bir meslek erbabının yanına çırak ver. Bu öğütlerini dini bilgileriyle de kuvvetlendirirlerdi o babayı sakinleştirirlerken.. Peygamber efendimiz çocuklarını hiç dövmemiştir derlerdi ve o anlar akan suların durduğu anlar olurdu.
Olayı cep telefonu ile kaydeden vatandaşlar.
Olayı jandarma komutanlığına haber veren vatandaşlar..
Vatandaşlar, vatandaşlar..
Komşuluk, arkadaşlık, dostluk, bildiklik, tanıdıklık hep ölmüş, vatandaş olmuş her birimiz. Devletin dairelerine iş üleştiriyoruz. Elimizde röntgenciliğimizden kalan delil, kanıt, ispat görüntüleri var; gönlümüz ise endişeli.. Ya çektiğim bu görüntüleri yayınlamazlarsa.. Yoksa gidip o babaya, biraz daha kuvvetli vurmasını, hatta kızgın demirle vücudunu dağlamasını mı söyleseydim..
Kameraman vatandaşların görevleri bittiğinde, devreye yayınca gazetenin ağa habercileri girer. Haberin devamını süslemek onların işi. Zira vatandaş, görevlerini bilen vatandaş olarak üstüne düşen yapmıştır.
“Babanın jandarmadaki ifadesinde çocuğu dövmek değil, sadece korkutmak istediğini söylediği öğrenildi.”
Sıkıyı gördü tabi, korkutmanın da suç olduğu kanunlarımızda yazılı, duygularına yönelttiklerine şikayetleri bitmedi daha. Sırada, önündeki senelerde, babasından dayak yiyen fakat gazetelere göre işkence yapılan sıfatıyla büyümeye çalışacak bir çocuk var.
“Babasından şikayetçi olmadı.”
Çocuk, çok kereler sevgisini gördüğü, oğlum, yavrum diyen babasından şikayetçi değil ama, çocuğun halinden, olayı aleme duyurarak gazetecilik yapan gazete şikayetçi. Acısını da haberdar ettiği okuyucusundan çıkarıyor.
“Bunun adı işkence” dedik ama, gördüğünüz gibi bu durumu hakedenler de var. Biz daha ne yapalım?
Birbirinin çocukları ve torunları söz konusu olduğunda, “Allah ümmeti Muhammed’in çocuklarıyla ve torunlarıyla bizimkileri de esirgesin, bağışlasın” diye dua eden ve birbirlerine, Peygamberimizin çocuk sevgisini anlatan insanlarımızın yerine, bu anlattığımız kameraman insanlar, rejisör insanlar ve süslü haberci gazeteci insanlar gelmesine biz tahammül ederiz fakat olan çocuklarımıza olacak. Haber malzemesi çocuklarımıza...
“DÜŞÜN, ALTINDAKİ BİNLERCE KEFENSİZ YATANI”
Son terör saldırısının olduğu Beleştepe’ye “Şehidler Tepesi” adı verildi.
Şehidler köprüsü,
Şehidler meydanı,
Şehidler yolu..
Hep öyle oldu ama, Anadolu’muzun adını yenileştirip Şehidler Yurdu mu diyeceğiz?
***
Siyasilerimizin ağzından son günlerde şu cümle sık duyuluyor:
“Böldürmeyeceğiz!”
Kelime olarak da demeç olarak da hiç söylenmemesi gerektiğini nasıl anlatsak onlara?
Biz burada iken, kimsenin aklına düşmemeliydi. Dillerine düşürmeleri, öyle bir ihtimalin propagandası değilse ne?
***
İnternet alanlarında bir takım haritalar dolaşıyor. O yanlış haritaları dolaştırıp duranlar, o haritalara karşı olduklarını söyleyen insanlarımız.
O haritaları paylaşmak, o haritaların gerçekleşebileceğine ihtimal vermek değilse, ne?
Neden uyanmıyor, yahut alet oluyor insanımız? Karşı çıkmalıyız!
Çok yazdım, şimdi yeridir diyerek bir daha anlatıyorum.
Rahmetli Erbakan Hoca’mızın son televizyon röportajlarından biriydi. Seçimlere birkaç gün kalmış. Sorumlu, bir soru ile programı bitirelim dedi ve sordu.
“Hocam! Birkaç gün sonra bir seçim olacak. Sizin Saadet Partisi de katılıyor. Yüzde kaç oy alacağını tahmin ediyorsunuz partinizin?”
Rahmetli Erbakan Hoca’mın o akşam, o dakikada verdiği cevabı arşivlerden bulup bir daha dinlemeli insanlar. Parmağıyla duvardaki Türkiye haritasını gösterdi.
“Bu Türkiye haritasıdır. Şunu herkes ve bu ülke üstüne hesap yapmaya kalkanlar iyi bilsinler: Biz buradan bir tek çakıl taşı vermeyiz! Bir tek çakıl taşı!..”
Hoca’mızın işaret ettiği bu çizgideki bu ülkenin çok çok çoğu insanlar, ihtimal hesabından puan toplamaya çalışanları iyi anlıyorlar ve siyaset alanlarında karşılaşmayı umuyorlar.
Lakin şimdi ikaz etmek de görevimiz!