Estetik Erdemler

Abone Ol

Estetik, bağlamsız olarak kendi başına değerlendirilebilecek bir kavram değildir. Hele hele birkaç resim ve heykel ile gündeme alınıp çıkarılacak bir etkinlik hiç değildir. O, disiplinler arası yönleri olan, etkileşimli rolleri üstlenen âli bir meziyettir. En becerikli destekçisi felsefe, en bariz göstergesi ahlaktır. Hikmet köken olarak ihsan ile estetiğin benzeşmesi, birbirlerini tamamlamaları, eyleme muktedir olarak aynı cenahta bulunmaları bu yüzdendir.

İhsan, güzel olma babından alelade bir güzellik değil, ulvi bir mertebedir. Çok boyutlu olarak eylemin bizatihi kendisine odaklanmaktan ziyade, eylemin etrafını da şekillendirmeyi amaç edinir. Örneğin, amel olarak zekât, sadaka, infak gibi konular mevzu bahis olduğunda “Veren el, alan elden üstündür.” denir. Ancak ihsan makamından temaşa edildiğinde “sağ elin verdiğini, sol elin duymaması”, “güzel ve temiz olandan tasarrufta bulunulması”, “incitmeden verilmesi”  anlaşılır. İşte bu salih hal, estetik bir erdemdir.

Estetik erdem, kişinin tam da olması gerektiği şey idealinde vaziyet almasıdır. Bu yüzden bireyin başka bir bireye dönüştürmek değil, kendisi yapmak elzemdir. Erdemli olarak yaşamak, bir kişinin kendisinin bilincine tamamen varmasını, böylelikle hiçbir rastlantısal özelliğin gözden kaçmayacak şekilde incelikli olunmasını gerektirir. Dünya ehli olarak her şeyi doğru yapan robotik varlıklar olmadığımız gibi, eylemlerimizi amelin salt kendisine indirgeyen şuursuzlukta da değiliz. Güzel yaratılışımıza uyan, erdemin altındaki güzelliği de her daim bilincimizde tutmaktır.

En büyük estetik güç, özgürlüktür. Bu öz, insanın varoluş kalıplarını şekillendiren kudretli bir dinamiktir. Özgürlük olmadan amelin ne hikmetinden ne de estetiğinden bahsedilebilir. İmtihanın sırrı da buradadır. “Allah, dağına göre kar verir.” sözü kuru bir sıkıntıya katlanma tesellisi değildir. İnsanın iklimine, mülhemine, imgelemine yapılan bir atıftır. Özgürlük ne kadar büyük olursa aslında inayet de, kabahat de o kadar büyük olur, demektir.

Peki, estetik erdemlerin yansıması olarak insanın kokusunu en fazla hissettirdiği “siyaset” ya da kadim ve daha yerleşik ifadesi ile “şehirlerimiz” bize ne söylüyor?

Estetik erdemin tam da zıddında bulunan kallavi bir terim vardır: “Barbarlık”. İnsan, estetikten payını aldıkça erdemin doruğuna doğru yol alırken ondan uzaklaştıkça barbarlığın ilkelliğine demir atar. Erdem “yaşam hakkına” estetik katma derdine sahip iken barbarlık yok etme patavatsızlığını galebe çalar. Estetik erdemlerde “başkası” büyük bir zenginlik olarak görülür iken “ötekileştirme” ile başlayan yıkımdan sonra barbarlıkta başkasının varlığına tahammül edememe, imhaya hazır ve nazır olma şevki vardır. Böylelikle aslında siyasetin özü estetikten uzaklaştıkça terk edilmekte; kısır çıkarlar, reel politik, korku beslemelerine kurban verilmektedir.

Şehir odağında estetik erdemin kesintisiz rabıta halinde olduğu bir kavram daha vardır: “İtidal.” Yani “orta olma” tavrı. İnsanın adaleti merhametle sıvazladığı ulvi bir kıdem. Hz. Ömer’in, evlerinin yapımı ile ilgili kendisine soru yönelten tebaana, “İtidal üzere ev yapın, yüksek çıkmayın.” sözü hukukun ahlakla birlikte ele alınması gerektiğini vurgulayan nadide estetik bir örnektir. Bu insanın maddi şehvetinin tekdüzeliği yerine manevi donanımla teçhiz edilmesinin de alametidir. Bundan dolayıdır ki zevk tutkunluğu ile estetik erdem birbirine karıştırılmamalıdır.

Soren Kierkegaard “Etik-Estetik Dengesi” adlı eserinde erdemin estetiği ile barbarlığın hadsiz zevkine şöyle açıklık getirir: “Tüm dünyanın zevklerinin senin için hiçbir önemi yok. Ve basit insanların yaşamdan aptalca zevk almasını kıskanmana rağmen kendin bu zevkin peşinden koşmuyorsun. Zevk seni ayartmıyor. Şartlar ne kadar kötü olursa olsun zevkin seni ayartmaması tanrının bir lütfu. Benim niyetim zevki küçümseyen gururunu değil, düşüncelerini sağlam tutan itidalini övmek. Çünkü eğer zevkle ayartılsaydın işin bitecekti.”

Yine bu minvalde ele alınması gereken bir tamlama daha var: “Estetik Hüzün”. İnsanların, toplumların, siyasetin, şehirlerin ve dünyanın akıl almaz gidişatı karşısında esef duyarak estetik ama bir o kadar da mahzun bir tavır takınmak ayrı bir haslet olsa gerek. Maalesef sadece ülkemizde değil, dünyada sayıları az bulunan bu zarifler topluluğu kendi dilinden çağın insanına dokunmaya çalışmakta, ona teessürü bahşetmeye girişmektedir.

Uzun lafın kısası, tadımlık bir estetik erdem yahut hüzün şekli olarak Barış Manço’nun “Kul Ahmet’in Cepsiz Ceketi”ni dinleyelim. “Ya Nasip!”in sembolik izdüşümünü takip buyuralım. Kendimize helalinden güzel bir dert edinelim.