Eskimeyen eşyalar

Abone Ol

Duvarda eski bir çorap... Emine’nin büyük babasından kalmış, topukları aşınmış ve en az taşıdığı ayaklar kadar yorgun. Çiçek bahçesini andıran desenleri ustasının ruh zenginliğini ve içtenliğini ele veriyor çorabın.

Üst üste istiflenmiş hatıralar, eskiyip giden yüzler, hayatın akışına kazınmış sözler bu desenlere karışmış ve hüzünlü bir kalp gibi atıyor. Gözünüze çarpan her desen hatıralardan, yaşanmışlıklardan izler taşıyor ve Emine bu çorabı misafirlerini ağırladığı odanın duvarında saklıyor.

Vakti zamanında Emine’nin hacı ninesi eşi için örmüş bu çiçek desenli çorabı. Ve soğuk kış gecelerinde dedenin ayaklarına güneş açtırmış asırlık çorap. Dededen kalan tek yadigâr olan çorabın çehresi yaşlansa da taşıdığı hatıraları hafızasında hep canlı kalmış ve geçmişe ait hiçbir şey silinmemiş. Her nedense insanı yaşlandıran zaman hatıraları gençleştiriyor ve daha dün yaşanmış gibi sunuyor muhataplarına.

Peki, neden acaba büyüklerimizden kalan eşyaları özel yerde saklamak isteriz? Eşyaları sahipleri ile özdeşleştiriyor muyuz acaba? Eşyalara tarihi birer kaynak, geçmişten bugüne ulaşan bir değer olarak mı bakıyoruz ya da?

Atalarımızdan kalan eski, kırık bakır kapların, desenleri silinmiş el dokuması kilimlerin ve duvara iliştirilmiş bir çorabın hayatımıza kattığı bir şeyler mi var dersiniz? Büyüklerimizden kalan maddi ve manevi miras köklerimizle olan bağlarımıza işaret eder ve bütün bunlar hayatımız için bir zenginliktir öyle değil mi?

Geçmişle aramızda daima bir köprü oluştururuz ve bu köprü bizzat tarihsel hafızamızla olan rabıtayı kurar ve hayatı iki minval üzere idame ettirmeye çalışırız. Sosyo-antropolojik ve psiko-sosyal araştırmalar da ortaya koymaktadır ki, toplumlar geçmişleriyle sürekli bir etkileşim halindedirler ve bu etkileşim tarihin seyrini belirleyen bir güce dönüşür. Çünkü toplumları ayakta tutan ne gelişmiş teknolojik araçlardır ne de birikmiş sermayenin gücü ve etkinliğidir. Bir toplumu, bir milleti var eden ve güçlü kılan en temel şey, onun insana değer veren medeni geçmişi ve bu geçmişin süzgecinden akıp gelen maddi ve manevi birikimleridir.

Herhangi bir kaza sonucu hafızasını yitiren bir insanın hali nasıldır? Ne yapar, ne sorar bu kişi? Ben kimim? Nereden geldim? Annem babam kimdir? Etrafına şaşkın gözlerle bakan kişi, sorduğu sorulara gerçek ve tatmin edici cevaplar almadıkça kendisi için değer ifade edecek bir gelecek inşa edemez, bu mümkün değil. Tıpkı bunun gibi geçmişini, kültürel hafızasını kaybeden bir toplumun da aydınlık bir güne ulaşamayacağı aşikârdır.

Toplumların devamını sağlayan tarihsel ve kültürel hafıza, nesilden nesle, çağdan çağa öylesine kuvvetli bir geçişle ulaşıyor ki, birey ve toplumlar kendilerini kadim bir kültür ve medeniyet deryası içinde buluyor, yönlerini belirliyor ve hiçbir belirsizlik yaşamıyorlar.

Yaşarken değerlerini bilemediğimiz o güzelim insanlar ve onların aziz hatıralarını başımızda taşırız. Ve farkında olmadan anlardan çok şey öğreniriz. Yıllar sonra, aslında geçmişimize verdiğimiz değerin bu insanlara biçtiğimiz kıymetin bir yansıması olduğunu görür ve eskiye ait ne varsa sahipleniriz. Sıfatı solmuş, şekli bozulmuştur eşyaların ama ihtiva ettiği anlam gün geçtikçe gençleşir ve hayatımızın bir parçası haline gelir.

Bugün hangi topluma giderseniz gidin, toplumların köklerini, soylu geçmişlerini, büyük adamlarını, tarihlerini, felsefelerini, düşüncelerini yansıtan araçların bir belge olarak müzelerde saklandığını görürsünüz ki, geride kalanlar tarihlerini bu araçlara bakarak anlamaya çalışırlar. Ve bu eşyalar hiçbir zaman eskimez, güncelliğini kaybetmez.