Eski Köyün Âdetleri

Abone Ol

Atalarım Akdeniz göçerlerindendi ve yılın altı ayını hayvanlarıyla birlikte dağlarda geçirirlerdi. Kızılbelen Dağı’nın eteğine kurulmuş yirmi hanelik bir çadırları vardı ve bu alana oba denirdi. Oba küçük bir devlet gibiydi, önemli işlerin danışıldığı bir kişi, hayvanları otlatan çobanlar ve obanın sağlık sorunlarıyla ilgilenen doğal bir tabip vardı. Tıp okumamıştı Dökme, ama kendi ifadesiyle ilmini dedesinden öğrenmişti ve hangi bitkinin hangi hastalığa iyi geleceğini bilirdi.

Hiç unutmam üç yaşındaki kız kardeşimin çenesinde bir çıban çıkmış ve yumurta kadar büyümüştü. Obadan şehre inmek ve doktora ulaşmak oldukça zordu o yüzden insanlar böyle durumlarda Dökme’ye giderler ve tavsiyelerine harfiyen uyarlardı. Doktorlar hastanın kendini şifaya açmasının iyileşmeye katkı sağlayacağını ifade ediyorlar ki, Dökme’nin kapısını çalan insanlar Allah’ın kendilerini şifaya ulaştıracağına tereddütsüz inanır ve verilen otları kullanır ve genellikle de iyileşirlerdi.

Annem kardeşimi ve beni alıp çıktı ve şöyle dua etti: “Ümidimizi kesmeyiz, Allah evladımın yarasını iyileştirecektir…” Dökme çadırın önündeydi bizi görünce gülümsedi ve içeri aldı. Annem kardeşimi yaşlı kadının önüne koydu ve sorunu anlattı. Dökme, annemi dinledikten sonra kardeşimin çenesini eliyle çevirdi, sıktı sonra başını usulca salladı ve şu tavsiyeleri verdi: “Bir adet ekşi elmayı kömürde pişir, dirseğini yakmayacak kıvama geldiğinde, hafif ezip çıbanın üzerine sar ve bir gün beklesin. Çıban patlayacaktır, yara tamamen aktıktan sonra üzerine bir hafta bal sür...” Annem eve döndüğünde hiç vakit kaybetmeden verilen tavsiyeleri uyguladı. İlginç bir şekilde bir gün sonra yara patladı ve aktı. Annem yara iyileşinceye kadar bal sürdü.

Bugün teknolojinin girmediği yaşam alanı yok, dağ köylerinde yaşayanlar dahi sağlık birimlerine ulaşıp destek alabiliyorlar ancak yarım asır önce bu imkânlar her yerde mevcut değildi ve insanlar kendilerince çözümler üretiyorlardı. Doktora ulaşım zor olduğundan ya da insanların bu konuda yeterli bilince sahip olmadıklarından doğumda sakatlananlar, hayatlarını kaybedenler olurdu, hamdolsun bugün iletişim araçları ile her yere ulaşabiliyor ve ihtiyacımız olan tıbbi desteği alabiliyoruz.

İhtiyaç ortaya çıktığında elbette tıbbi yardım alacağız ancak atalarımızın asırlardır kullandığı yöntemleri de yabana atamayız. Annelerimizin kış mevsimi süresince sobanın üzerinden indirmedikleri ıhlamuru, mersin yaprağını, ada çayını, zencefili, kekiği, limonu, tarhanayı ve ilaç niyetine kullandıkları yağları yok sayamayız. Annelerimizin kış günlerinde karınlarımıza sardıkları doğal yünleri, özenle hazırladıkları tarhana çorbasını, hoşafı gözden çıkaramayız.

Eskiden kış mevsiminde grip kapımızı çalardı ve toparlanmamız en fazla bir hafta sürerdi. Salgın hastalık sonrası yaşanan grip vakaları epey uzun sürüyor ister istemez tıbbi tedaviye annelerimizin yöntemlerini de ilave etmek zorunda kalıyoruz. Daha evvel doktorlar bu yöntemleri küçümser ve ciddiye almazlardı artık onlar da kimyasal ilaçlara ilaveten bitkisel çayları, meyve kürlerini öneriyorlar. Salgın hastalıkla birlikte eski yöntemlerin yeniden gündeme geldiğini görüyoruz ki, fitoterapistler ekranlara çıkıp annelerimizin kış mevsiminde hazırladıkları çayları tarif ediyor, sirkenin, balın, ada çayının, sarımsağın, narenciye kabuğunun faydalarından bahsediyorlar. Düne kadar ilkel kabul edilen hacamatı övüyor ve mutlaka yaptırın diyorlar. Annelerimizin uyguladıkları yöntemler dün olduğu gibi bugün de geçerliliğini koruyor…