Esir hayatlar

Abone Ol

Geçtiğimiz hafta, çocuk bakıcılığı yapan bir tanıdığımla karlaştım. Ayaküstü konuşurken bana yaşadığı fikri ve yaşantısal dönüşümü anlattı. Ona bu ifadelerini yazabilirsen sevinirim dedim. Peki dedi ve iki gün sonra e-posa adresime şu yazıyı gönderdi:

Yoksul bir ailenin çocuğu olduğum için her şeyin para ile mümkün olacağını sanırdım. Fakirliği hayallerimi toprağa gömen ve beni her konuda kısıtlayan bir düşman gibi görürdüm. En büyük hayalim edebiyatçı olmaktı kazandım ama harç parasını dahi yatıramadım ve okul hayallerim suya düştü. İstediğim her şeyi alma kudretine sahip olsam ve yeterince param olsa hiç mutsuz olmam diye düşünürdüm. O günlerde varlıklı bir kişi ile evlenen kuzenime çok imrenir, onun hiç mutsuz olamayacağını düşünürdüm.

İki yıl önce gazetede yer alan bir iş ilanına rastladım… Bir aile on yaşındaki kızlarına bakıcı arıyorlardı. Hiç tereddüt etmeden telefonla aradım ve bu işe talip olduğumu söyledim. Aile bir fabrikanın ortağı idi ve oldukça varlıklıydı. Çok mutlu oldum, özendiğim hayatın tam içinde olamasam da kıyısında gezinip duracaktım. İlk görüşmemin ardından işi kabul ettim. Kızın adı Çiğdem’di. On yaşındaydı, benden başka iki kişi daha bu işle görevlendirilmişti. Ben sadece onun odasını toplayacak okula hazırlayacak ve kahvaltısını yaptıracaktım. İşim pek ağır değildi üstesinden geleceğime inanıyordum.

Çiğdem o yaşta istediği her şeye sahipti. Üç tane bakıcısı, özel öğretmenleri ve özel şoförü vardı. Fakat anne baba sabah erken saatte işe gidiyor, akşam geldiklerinde odalarına çekiliyor, Çiğdemle sadece bir saat görüşebiliyorlardı. Çiğdem, çocuk yaşında büyük bir servetin içine doğmuştu fakat ne sıcak bir anne şefkati ve bir arkadaş sesi duyma şansına sahip olamamıştı. İzole bir hayat yaşıyordu. Gideceği her yere bakıcılarla gidiyor, kendisi için programlanmış bir hayata uyum sağlıyor ve adeta kurulmuş bir robot gibiydi. Mutsuzdu, bir keresinde onu odasında ağlarken buldum. Sordum bana “keşke bizim fabrikamız olmasaydı Zühal’in babası gibi küçük bir bakkalımız olsaydı o zaman babamı daha fazla görebilirdim…” dedi. Çiğdem’in hayatı dört duvar arasında geçiyor ve insanlardan uzak bir hayat yaşıyordu. Bir gün ailenin de iznini alarak onu aldım ve parka götürdüm. Burada simit ve meyve suyu aldım. Sonra semt pazarına gittik, tezgahları tek tek tanıttım, otobüse bindik, bileti nasıl kullanacağımızı hangi koltuğa oturabileceğimizi anlatıyordum. Sanki dünyadan kopuk gibiydi, topluma tamamen yabancıydı. O gün hoş bir vakit geçirmiştik ama eve döndüğümüzde annenin bundan hoşnut olmadığını gördüm. Çünkü Çiğdem onlara göre seçkin bir semtte yaşıyordu ve bu ortamdan uzaklaşmamalıydı.

İki yıldır çalışıyorum ve iş hayatım bana çok şey öğretti. Ve artık otobüse binmeyi, semt pazarlarına gidip döküntü meyvelerden seçmeyi, indirim günlerini an be an takip etmeyi, tarhana çorbası ile kahvaltı yapmayı seviyorum. Çünkü istediğim gibi yaşama ve düşünme özgürlüğüne sahibim. Ve yaşadığım yoksulluğun içinde beni mutlu edebilecek şeylerin olduğunu görebiliyorum.