Ermeni soy kırımın tartışıldığı bir sırada bu konuyu açmak belki de bizim açımızdan hoş olmayacaktı. Fakat yinede olayın mallar boyutunun da görülmesi gerektiğini düşündüğümüzden konuyu araştırmaya karar verdik. Genelde Ermenilerle ilgili tartışmalarda olay Türkler Ermenileri öldürdü mü Öldürmedi mi (Tabiki onlar soy kırım diyor) etrafında dönmektedir. Kanımca bu tavır, dikkatleri doğudan sürülen Ermenilerin malları üzerinden çekmek amacını gütmektedir.
Günümüzde, Ermeni sorun her gündeme geldiğinde olay sadece belli zeminlere haps edilmesi, aslında sisteminde de giden Ermenilerin mallarının gündeme gelmesini istemediğini göstermektedir.
İsterseniz sorularla başlayalım: 1915 Tehcir yasasıyla doğudan Suriye, Adana ve İstanbul’a sürülen Ermenilerin bıraktığı mal varlıklarına ne oldu Ermeniler, geri gelip mallarını almadıklarına göre bu mallar, kimlerin eline geçti Osmanlı devleti, giden Ermenilerin malları konusuna nasıl bir çözüm buldu Cumhuriyet döneminde bu konu gündeme geldi mi
Doğudan Ermenilerin sürülmesi olayına bazı tarihçiler tamamen ekonomik nedenlere bağlar. Onlara göre, doğuda ekonomik açıdan iyice güçlenen ve bölgenin ekonomik, ticari ve sanayi hayatını elinde tutan Ermenilerin sahip oldukları bu gücün ele geçirilmesidir. Ermeniler, doğuda sanat ve ekonomik hayatının önemli bir noktasını ele geçirdikleri gibi, birçok köylere de sahiptiler. Bu köyler sayesinde, çok geniş araziler de onların elindeydi. Üstelik Avrupalı hamilerinden elde ettikleri destek sayesinde okumuş, kültürlü bir kesimi oluşturuyorlardı. Türk ve Kürtlere göre daha aydın ve tabi ki daha zengindiler.
İşte bu kadar büyük bir güce ve toprağa sahip olan bu Ermenilerin ardından bu ekonomik güç kimler tarafından peşkeş çekildi. Acaba bugünkü hangi zenginimizin arkasındaki sermaye Ermeni paralarından sağlanmıştır.
Aslında değindiğim bu konu Türkiye’de önemli bir tabudur. Bu konuyu konuşmak neredeyse ihanetle eşdeğerdir. Fakat bizler müslümanız. Kul hakkının en önemli hak olduğunu bilen insanlarız. Bu kul hakkı kafirin bile olsa ödenmesi gerekir. Bunun hesabını Allah millet olarak bize sorar. Eğer, masum gayrı Müslimlerin malları zorbalıkla alınmış ve içimizdeki güçlülere peşkeş çekilmişse onların günahlarının cezasını neden biz çekelim Neden bedelini biz ödeyelim Günümüzde tüm uluslararası görüşmelerde soykırımın kabul edilmesi için yapılan baskıların ardından hemen Ermeni mallarının tazmini gündeme gelmektedir. Neden bu malları 80 yıl boyunca kullanan ve bu sayede doğuda ağa, batıda sanayici, iş adamı olan insanlar değil de gariban halkım ödesin Olayı bir de bu doğrultuda tartışmamız gerekmektedir.
Türkiye, aslında kendi ayağına kurşun sıkan bir ülke. İleri gitmemek ve gelişmemek için özellikle gayret sarf etmektedir. Bu amaçla kendine tabular oluşturmuştur. Bunların başında Ermeni ve Kürt sorunu gelmektedir. Ardından İslam sorunu bulunmaktadır. Halbuki Türk milleti köklü bir geçmişe sahiptir. Tarihsel zenginliği ve derinliği bulunmaktadır. Bu ulus, binlerce yıl farklı uluslarla bir arada yaşama tecrübesine sahip olduğu gibi bir imparatorluk geleneğine de sahiptir. Yani, köklerine döndüğü zaman bu sorunların aslında korktuğu kadar olmadığını görecektir. Türk milletine yapılan en büyük ihanet, onu köklerinden koparmak olmuştur. Köklerinden kopmuş bir Türk milleti tarih seyrini kaptansız bir gemi gibi sürdürmektedir. Rüzgar ne yandan eserse o yana yalpalanmaktadır. Halbuki kimliğini bilen bir Türk milleti, liderlik yapabileceği gibi, tarihe de yön verebilecektir. İşte asıl korkulan budur. Bizi tabularımıza, korkularımıza haps etmişlerdir. Farklılıklarımızdan korkmamızı sağlamışlardır. Bu ülke yıllarca sadece korkutularak yönetilmiştir. Tarihsel derinliğini bilen bir Türk ulusu, kendine olan öz güvenine de yeniden kavuşacaktır. İşte, bu ulusa yapılabilecek en önemli hizmet ona kim olduğunu, nereden gelip nereye gitmekte olduğunu hatırlatmaktır. Bu hatırlatma da tabiki tarihçilere düşmektedir. Tarihi artık tersten okumanın zamanı geldi. Hatalarımızla, günahlarımızla yüzleşmek, barışmak ve birlikte yaşamamızın zamanı geldi.
Bu ulusa ve özellikle de Osmanlı gibi bir devleti aliye’ye yapılacak en büyük iftira onun soykırım uyguladığıdır. Osmanlı’nın sicili bu açıdan temizdir. Eğer onun soykırım gibi bir karakteri olsaydı bugün Balkanlarda bir Yunan, Sırp ve Bulgar kalmamış olurdu. 400 yıl boyunca onları yönettiği halde bölgeyi terk ettiğinde herkes asli kimliğine dönebildi. Bu konuda asıl sicili karanlık olanlar bu soylu devlete iftira atmaktadırlar. Fakat yine dünya harbi sırasında uygulamadan kaynaklanan yanlışlıklar oldu. Bu yanlışlıkları görmek, çözmek ve tamir etmek de biz torunlarına düşmektedir. En büyük yanlışlık kanımca kışın ortasında bir ulusu kadın, çoluk ve çocuk demeden yerinden etmektir. Haklı gerekçeleri bile olsa, masumların ölümünü düşünerek daha farklı metotlar ve zamanlamalar uygulanabilirdi. Fakat 1915 Tehcir olayı diasporadaki Ermenilerin iddia ettikleri gibi bir soykırım değildir. Osmanlı, yine kendi vatandaşları olan Ermenileri, o sırada kendi toprakları olan Suriye’ye göndermişti. Ermenilerin bölgede kalması, beklide bölge halkları ile daha büyük sorunlara yol açabilirdi.
Bu konuda Osmanlı’nın doğru veya yanlış bir uygulaması oldu. Kimi kaynaklar, Osmanlı devletinin giden Ermenilerin mallarının envanterini tuttuğunu ve savaştan sonra iade etmek istediklerini söylemektedir. Fakat bu savaş, Osmanlı’yı yıktığından bu mallar hiçbir zaman asli sahiplerine iade edilmedi. Cumhuriyeti kuran kadrolar ise, Osmanlı mirasını toptan ret ederken ilginç bir şekilde tehcir olayına sahiplendiler. Bunu Osmanlı devletinin yaptığı bir suç olarak kabul etmediler. Çünkü Cumhuriyeti kuran kadrolar azınlıklardan arındırılmış milli bir devlet hayal ediyorlardı. Ermenilerin savaş hengâmesi arasında bölgeden sürülmeleri onların işlerini kolaylaştırdı. Ardından Lozan’a dayanarak Rumlarla nüfus mübadelesi yapmaları, Anadolu’daki diğer bir yerli unsuru silmiş oldu. Artık, azınlıklardan arındırılmış bir Anadolu devleti kurulabilirdi. Cumhuriyeti kuranlar, resmi politika olarak İslam karşıtı bir söylem geliştirmiş olmalarına rağmen, dış politikada ve azınlıklara karşı sürekli dini bir söylemi savundular. Bu da onların handikapıydı. Çünkü devlet, Kürt ve Türk etnik unsur üzerinde kurulmuştu. İlk kadrolar bu etnik unsura aitti. Hatta, Ermeniler bir anlamda Kürtler eliyle bölgeden korkutularak sürülmüştü. Fakat çatışacak gayri Müslim azınlık kalmayınca kendi içimizde çatışmaya başladık. Şimdi yeni bir paranoya başlamıştı. Kürtler! Şimdilik konuyu dağıtmamak için buraya girmiyoruz.