Çocuk ölüler kalbimizi daha fazla ağrıtmakta.
Hatıralar; anne-babalar, kardeşler, yakınlar için daha acı fokurdamakta.
Trabzon’un değil bütün ülkenin o küçücük yaşına rağmen onurlu duruşu ile Eren’i unutması mümkün değil.
Temiz coğrafyanın dürüst çocuğu; yemyeşil kırlarda romantik hayallerin değil ailesinin yaşadığı yoksulluğun nasıl biraz daha hafifletilebileceğini düşünmekte idi.
Yaşam hikâyesi, tuzu kuruların suratına çarpıldığında pek etkilendiler mi bilmem ama Türkiye acılı annesi ile birlikte hıçkırıklara boğuldu.
Ben en fazla taziye çadırına takıldım çok az kişi annesinin çevresinde idi, aile zengin olsa, mutlaka o çadır insan, civar yerler arabalarla dolardı.
Annesi onu anlatırken garipliğine, yoksulluğuna yutkunduk;
“Benim yetimlerimin yiyeceğini aldılar, evin başında oturdu yediler keyifli keyifli. Sonra da Eren geldi vurdular onu.”
Eren’in kara lastik ayakkabılarını giyen, anne; oğlunu anlattı, kafiyeli bir şiir gibi.
“Yatacak yeri yoktu. Eren çalışır ayakkabı alırdı.
Eren çalışır şeker alırdı.
Hiç kendisine ait bir şeyi yoktu.”
Daha evin ihtiyacı çoktu, kalınca alınacaktı.
15’lik çocuk, babasızdır;18 ay olmuştur kaybedeli babayı.
Yaşıtları sahilde tatilde, denizin, maviliklerin, soğuk meşrubatların tadını çıkarırken; o yaylada ot kesiyor, fındık topluyordu. Çalışkan bir çocuktur, fındık tarlalarında var gücü ile uğraşmaktadır, kollarının ağrısından geceleri uyuyamadığını anacığına anlatmaktadır. Ağrısa da çalışmak zorundadır; eve şeker alır, un alır, zahire alır; tarla fareleri, baykuşlar gelip onları çalar, evleri soyulur, bu hırsızların yerini gösterirken de el kadar çocuk vahşice öldürülür.
Eren Bülbül’ün İmam Hatip Lisesi’ndeki sınıf arkadaşları da gözyaşı dökerek, onu yine ermiş gibi anlatırlar. Eren’in sıra arkadaşı, onun çok dürüst biri olduğunu nakleder:
“Eren çok iyi bir çocuktu. Okul dışında da görüşürdük bazen o biz de ben de onlarda kalırdım. Beni hiç kırmazdı, çok dürüst biriydi. Sınıfta bazen konuşurduk, ‘Vatan için canım feda’ derdi, hep askere gidip şehit olmak istediğini söylerdi. ‘Şehit olursam arakamdan ağlamayın’ derdi. Kardeş gibiydik. Trabzonspor’u çok severdi. Durumu kötüydü biz de her şeyimizi onunla paylaşırdık. Kıyafetlerimizi bile ortak kullanırdık. Geçen hafta beni aradı İstanbul’a gideceğini, pantolonu ve ayakkabısı olmadığını söyledi. Ben de bir mağazadan alarak abisiyle ona yolladım. Parasının önemli olmadığını ne zaman müsait olursa ödeyebileceğini söyledim. Cumartesi günü Maçka’ya çalıştığım işyerine geldi ve bana parayı verdi. Ben de, ‘Acelesi yoktu niye şimdi getirdin’ dedim. O da bana, ‘Belli mi olur belki seni bir daha bulamam, göremem’ dedi ve gitti. Sonra da bu olayı duydum. Çok üzgünüz.”
Ermişlerden Eren, bu zamanda koca koca adamların değil borcuna sadık olmak, kara kazanlarla haram yediği bir dünyada koşar adım gelip o kıt imkânları ile önce borcunu ödüyor, sanki biliyormuş gibi çok kutlu bir yolculuğa çıkacağını.
Her zamanın, her coğrafyanın erenleri olurmuş.
Sen de bize unutulmuş kutlu kavramları anımsatarak ayrıldın bu hazannüma dünyadan güzel çocuk.
Her vaktin, ortamın, yılanı, çıyanı, kurdu, baykuşu olduğunu da gösterdi o minicik bedenine kurşun yağdıran katiller.
Cennet gibi tertemiz bir yaşamdan başka bir cennete geçtin.
Kendilerini mezbele beyi, ahır amiri gören imrahorlar, katiller; kara kara düşünsünler, yerleri hangi gayya çukurudur.