Erbakan’ın mirasçılığı ve emaneti -1-

Abone Ol

Son Peygamber (S.A.V.) Veda Hutbesi’nde ümmetine iki emanet bırakmıştı. Son kitap (Kur’an-ı Kerim) ve sünneti. Dünya ve ahiret mutluluğu bunlara uymakla mümkündü. Bunlar tüm insanlığa özgün, güzel bir hayat tarzı sunuyordu.

Tüm kitaplar ve peygamberler; insanları tevhide/adalete/Allah’a kulluğa ve şirke/zulme karşı da mücadeleye çağırdılar. İnsanlık tarihi tevhit ile şirkin, adalet ile zulmün, hak ile batılın, peygamberlerle tağutların mücadelesi tarihidir. Peygamberler adalet/tevhit savaşçıları, davetçileridir, izindekiler de. “En şerefli meslek siyasettir, Peygamber mesleğidir” (L. Doğan).

Merhum Erbakan Hoca’mızın çok üstün vasıfları olduğu tartışılmıyor. O, dünya Müslümanlarının lideri konumunda bilge bir siyasetçiydi. Siyasette özgün söylemiyle yeni bir çığır açtı. Küresel sisteme, Batıcı/Batı taklitçisi sağ ve sol siyasete itiraz etti. “Adil düzen” seçeneğini sundu. Siyaseti hem halka hizmet, hem de adalet/Hak için cihat aracı olarak değerlendirdi. Hayat zaten “iman ve cihat” idi. Amaç da Hakk’ın rızası... Biz daha çok O’nun mirasçılığına, emanetlere sahip çıkmasına bakıyoruz. Üç mirasçılığı öne çıkıyor: Kitaba    (Kur’an-ı Kerim’e), Peygamberimize (S.A.V.) ve Sultan Abdülhamit’e...

Fatır/32. ayetin tefsirinde merhum Elmalılı: “Allah Teala kitapları içinde Kur’an’ı, peygamberleri içinde son Peygamberi, ümmetler içinde de ümmet-i Muhammed’i ötekilerine/öncekilere tafdil ile onların arasından da seçtiklerini kitaba mirasçı kılmıştır. Bunlar üç zümre/sınıftır. Nefsine zulmedenler, âdil/mutedil olanlar ve lütufla hayırda yarışan/öncüler (“sabikun”/mukarrebun)...” İşte merhum Erbakan’ın bu son zümreden, “sabikundan” olduğuna inanan önemli zatlar var. “İnsanların hayırlısı onlara hizmetle yararlı olanlardır.” “Hakka hizmet, halka hizmettir.”

Yine Vakıa Suresi’nde insanların ahirette “ashab-ı meymene/yemin”, “ashab-ı şimal/meşeme” ve “sabikun”/”mukarrebun” olmak üzere üç sınıf olacağı bildirilir. “İman edip salih amel işleyenlerin amel defterleri sağından verilenler” mutludurlar. “Allah’ın hükümlerine değer vermeyerek yaşayanların amel defterleri solundan verilenlerin mutsuz olacağı”, “iman, ibadet ve hayır” yarışlarında öne geçenlerin de, ahirette mükâfatta da önde gidenler” olduğu bildirilir. Bunların “yakınlığa erdirilmiş olanlar”ın Naim cennetlerinde olacağına vurgu yapılıyor. Merhumun yine bu üçüncü sınıfta olduğu kanaati öne çıkıyor. “Sağcılık” veya “solculukla” bu ayetlerin ilgisi olmadığı açıktır.

Ümmetten bazı seçkinlerin aynı zamanda Peygamber (S.A.V.) Efendimize mirasçı olacakları da buyrulmuş. Bunların ilmi, imanı, ahlakı, salih amelleriyle öne çıkan Rabbaniler olacağını âlimlerimiz beyan etmişlerdir. Bunlar O’nun (S.A.V.) yoluna örnek de olarak insanları çağırırlar. Batıl yollardan uzak tutmaya çaba gösterirler. Yolunu engelleyen tağutlarla/zalimlerle mücadele ederler.

Doğru yola/İslam’a/adalete çağırarak, zulmü engellemeye çalışır, cihat ederler. Murisleri (S.A.V.) gibi bu çabaları karşılığında insanlardan “dünyalık nimetlere” tenezzül etmez, ücretlerini sadece Allah Teala’dan beklerler.

Yine bu yolda “adanmışlar” oldukları için, zalimlerin çeşitli engellemelerine, iftiralarına, zulümlerine karşı da sebatlı olur, kınayıcıların kınamasına aldırmazlar. Tevhit/adalet yolunda cihadı en büyük ticaret/ibadet sayarlar. Birçok peygamber gibi meydan okurlar; “hasbiyallah” derler, merhum Erbakan’da bu özellikler vardı. Ne sıkıntılar, engellemeler, iftiralar yaşadı. Yılmadı; “Bana ne Amerika’dan!” diyerek, meydan da okudu. Siyaseti de hak için, halka hizmet içindi.

Merhum Erbakan; parçalanıp, bölünmüş, zillete düşürülmüş, sömürülmüş ümmet-i Muhammed’i yeniden toparlamak, tevhitte birleştirmek, zulme son vererek adalet/hak eksenli “yeni bir ülke”, yeni bir dünya hedefleriyle D-8’e öncülük ederek, selefi Sultan Abdülhamit gibi “ittihad-ı İslam”/İslam Birliği, “ilâîkelimetullah” davası güdüyordu. Böylece ona da mirasçı oluyordu. İlginçtir ki, her ikisini de “tahttan” indirenler Siyonistler oldu. Özetle son Peygamberin davet ettiği Allah’ın yolu “sırat-ı müstakim”e çağırıyor, öteki batıl yollara sapmaktan insanları uyarıyor ve batıl yolların öncülerinin düşmanlıklarına maruz kalıyor, ama yılmıyor, cihat ediyor, teslim olmuyordu. Ülkemizde ve dünyada zulüm kalksın, sömürü bitsin, adalet ve barış egemen olsun davasını güdüyordu. O birçok vasfıyla tüm imkânlarını bu yola feda etmiş bir “adak”tı, nimetti. Ne kadar değerini bilebildik? Çok anar ve ararız...

İşte hocamızı önemli ve değerli kılan da bu mirasçılıkları, cihadıydı. O aynaydı; bakan kendisini görürdü. Onu bilmek, tanımak ve anlamak için, İslami bilgi ve şuura, anlayışa ihtiyaç var. Onu tanıyanların bir kısmı yanında, arkasında oldular, sevdiler. Bir kısmı da düşmanlıkla karşısında konumlandılar. Büyük çoğunluk ise anlamada, tanımada, fark etmede sorunlar yaşadı; çünkü Batı güdümlü medya O’nun doğru tanınmasını engelliyordu.

 Öteki rakip siyasilerden birisi sandılar. Anlayanların bir kısmı da -hırs ve hasetlerinden dolayı-karşısında konumlandılar. Nefretle buğzettiler. İslam’la savaşanlar (ırkçı emperyalizm, Siyonizm) onu düşman edindiler ve engellemeye çalıştılar. (Partilerinin kapatılmasını, hükümetten uzaklaştırılmasını sağlayabildiler.) İslam’ı siyasete araçla sömürenler de düşmanlarının yanında konumlandılar. 28 Şubat böyle doğdu... Karşıtlar da, sömürenler de temelde aynı Batılı/Batıcı ideolojilerde/yollarda çözüm öneriyor, arıyorlar. Hâlbuki o Milli Görüş’e/adil düzene, “doğru yola” çağırıyor, öteki yolların (sağ-sol) çıkmaz, çözümsüz olduğunu haykırıyordu.

Merhumu sağda veya solda göstermeye, konumlandırmaya, tanıtmaya çalışmak ya onu tanımamak veya istismar etmektir. Bu da ona “iftira”dır, zulümdür. Çünkü O kendisini Milli Görüşçü olarak tanımlar; öteki yapay, Batı kaynaklı uyduruk ve ithal isimlendirmeleri, tanımlamaları reddederdi. Milletimizin de sağcılık ve solculukla bölündüğünü ifade ederdi.

Kendi kelime ve kavramlarımızla ancak iletişim ve uzlaşma sağlayabiliriz. Batılı/Batı’dan ithal olanlarla iletişim, anlaşma ve uzlaşmak ne kadar mümkün?

Liberalizm, kapitalizm, faşizm, sosyalizm, komünizm, liberal, sosyal demokrasilerin, beşeri tüm ideolojilerin bizimle ilgisinin olmadığına, bizi tanımlayamayacağına vurgu yapardı. Bunlarda ahlâk, ahiret, maneviyat yoktur. Onun benimsediği yücelttiği kavram ve kelimeler kendi medeniyetimizin değerleriydi; tevhit, adalet, ümmet, ahlâk, hak, bereket kavram ve kimlikleriydi. Onun çağrısı tevhide, doğru yola, hak ve adalete, adil düzene, İslam Birliği’ne/kardeşliğineydi. Zulme, Batı taklitçiliğine, emperyalizme itirazla direnişe mücahedeydi. Oysa sağcı veya solcu partiler, Batı taklitçisi olup, AB yoluna aynı batıl yola çağırıyorlardı. Batı’nın değerleri, kriterleri, kültür ve medeniyetini, laik hukuku benimsemenin, Batı’ya bağımlılık, kölelik ve zillet olduğunu tekrarla bizim İslam medeniyetimizin, değerlerimizin Batı’nınkilerden farklı ve üstün, özgün olduğunu vurgulardı. O Allah’ın, Resulünün yoluna çağırıyordu. O küresel egemen zulüm düzenine, onun tüm kurum ve kuruluşlarının işleyişine itirazla, alternatif çözümleri de teklif ediyordu. Batı’nın dost-düşman kriterlerini benimsemiyor, kendi görüşünü/ilahi mesajın adalet, hak, dost-düşman kriterlerini benimsiyordu.

Erbakan; tevhit/hak/adalet temelinde dönüşümle Batıcı küresel cahiliye düzenine itirazla, meydan okuyor, alternatif çözümler sunuyordu. Devletin/düzenin/yolun yönünü/kıblesini doğrultmak/düzeltmek cihadındaydı. “Birileri gitsin biz gelelim; bu bozuk düzeni sürdürelim. Onların yerine makamlarda biz oturalım; iktidar imkânlarından biraz da biz yararlanalım” anlayışıyla siyaset yapmıyordu. Merhumun bu teşebbüsü, küresel şeytanların içimizdeki işbirlikçileri eliyle önlendi. Yeniden “laiklik ve demokrasi” ayarları yapıldı. 28 Şubat bunun içindi. O zamandan günümüze kadar Batıcı, AB, ABD, NATO yol, hukuk ve siyasetinde bir değişiklik olmadığına göre 28 Şubat devam ediyor mu, etmiyor mu tartışmaları abes değil midir? Zulüm çarkı, batıl yol, ideolojik bağnazlık sürdürülüyor. AKP iktidarı 28 Şubat ile sürdürülüyor; rağmen değil. Milli Görüş’e bir yıl tahammül edemeyenler, 19 yıllık iktidarla niçin uyumlular?!

Zulüm düzeni... 28 Şubat da küresel sistemin korunması, yürütülmesi için değil miydi?

Biz Milli Görüşçülere önemli görev ve sorumluluklar yükleniyor. O’nun bize bıraktığı emanet ve mirası özenle korumak... O yoldan ayrılıp, yamulmamak. Sabır ve sebat etmek. Yolda yatmamak, oturmamak, koşmak... Yolun sağa-sola çekilmesine izin vermemek. Tüm ideolojilere eşit mesafede durmak. İstikamette sabır ve sebat etmek... Dünyevi beklentilere tekliflere kapılarak davayı satmamak. Nefsimize, şeytana uyarak kardeşlik, beraberlik hukukunu zedelememek. Kesinlikle tefrikaya düşmemek. Kardeşimizi kendimize tercih etmek. Dışarıdan bizi bölmeye, ayartmaya çalışanlara yüz vermemek. Baba evimizi terk eden kardeşlerimize de kapımızı açık tutmaya devam etmek. (Hz. Yusuf’un (A.S.) kardeşlerine yaptığı muameleyi yapmak bize yakışır.) Kötü mirasçılardan/mirasyedilerden, mirası istismar edenlerden olmamak. Emaneti korumak ve sürdürmek. D-8, Kudüs, 2. Yalta, Yaşanabilir Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir Dünya hedeflerine kilitlenmek... Milli Görüş’e, adil düzene herkesin ihtiyacı var. Rabbimizin “kendi yolunda cihat edenlere yardım vaadi” var. Siyonizm’in projeleri, planları da yakında çökecek; insanlığa kurduğu tuzaklar, düzenler kendi ayağına dolanacak, bundan hiç şüphe etmiyoruz (Araf/167, Fâtır/43). La galibe illallah. Hem ülkemize hem de dünyaya yeniden “hak gelsin, batıl yok olsun” dualarımızla...