Erbakandan bir faiz lobisi hatırası

Abone Ol

Her şey güzel gidiyordu.

Havuz Sistemi kurulmuş, kamunun kaynakları bir merkezde toplanmıştı.

Başbakan Erbakan, Havuz’da biriken parayı görünce, kendine has o özgün üslubuyla; “Abooovvvv” demişti; “Yahu meğer biz ne kadar zenginmişiz!”

Oysa daha 2 yıl önce her şey bambaşkaydı.

5 Nisan krizi patlak vermiş,  cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik çöküşlerinden biri yaşanmıştı.

Bir gecede binlerce insan batmış, bazı iş adamları fabrikasının önünde intihar etmişti.

Ta ki Refahyol hükümeti kurulana kadar…

Erbakan’ın Başbakanlığında kurulan Refahyol Hükümeti, her şeyi tersine çevirmeye başlamıştı.

Biten umutlar yeniden yeşeriyor,

5 Nisan’daki endişe ve korku yerini yeniden güven ve istikrara bırakıyordu.

***

İşte,  “her şeyin iyi gittiği” tam da o günlerde, beklenmedik bir şey oldu.

Refahyol’un iki ortağı arasında ilk kriz patlak verdi. Krizin gerekçesi çok ilginçti.

DYP kanadına mensup Hazine’den sorumlu Bakan, ısrarla  “Devlet Borçlanmasına” çıkmak istiyordu.

Oysa Havuz Sistemi sayesinde kasa para doluydu. İsteyen Bakan oradan alıp harcayabilirdi.

Buna karşın DYP kanadı borçlanmak - Refah kanadı da borçlandırmamak için çırpınıyordu.

Çünkü borçlanmak demek, faiz lobisine para aktarmak demekti.

İlgili bakanla konuşuldu: “Para var, istediğin kadar alabilirsin ama borç ihalesine çıkmayacaksın” denildi.

Bir türlü ikna edilemedi.

Konu Başbakan Erbakan’a aktarıldı.

Erbakan’ın duruşu netti; “Bana, Çiller’i bağlayın” dedi.

Erbakan, telefonun öbür ucundaki Başbakan Yardımcısı Çiller’e tek cümle söyledi:

“Bakanınıza söyleyin, bu borçlanma ısrarından vazgeçsin…”

“Yoksa”

“Yoksa Refah Partisi olarak biz, kendi bakanı hakkında gensoru önergesi verip düşüren Cumhuriyet tarihinin ilk hükümeti oluruz”

Erbakan’ın bu kararlılığı karşısında, ‘borçlanma ihalesi” ertelendi.

Ama sonrasında artık sahnede,  Fadime Şahin’ler, Ali Kalkancı’lar, İrtica yaygaraları vardı!

***

Sözün özü; Mücadele; bir gün önce Faiz Lobisi’nden şikayet edip, ertesi gün 750 milyon dolar borçlanmakla değil, gerekirse kendi bakanını düşürüp, hükümeti bozmayı göze alabilmekle olur!

Bakın başına ne gelmiş!

Geçen hafta gazeteci bir arkadaşım, internet üzerinden 30 dolarlık bir ürün satın almış.

Parasını da yine internet üzerinde havale ile göndermiş.

Arkadaşım Ankara Tandoğan’da oturuyor.

Satıcı ise, Ankara-Gaziosmanpaşa’da.

Yani parayı yürüyerek götürse 15 dakika sürmez.

Ancak günler geçtiği halde havale bir türlü alıcının hesabına ulaşmıyor.

Bunun üzerine paranın peşine düşen arkadaş, yoğun bir telefon trafiği ve günler süren bir mücadelenin ardından ilginç bir sonuçla karşılaşıyor.

Parayı, Amerika’nın bloke ettiğini öğreniyor.

Çünkü alıcının banka hesabı; Ankara’daki İran Caddesi’nde bulunuyor.

Ankara’daki İran caddesi ile İran’ı birbirine karıştıran Amerika, paranın İran’a gönderildiğini sanıp el koyuyor.

Neyse ki; uzun süren yazışmalardan sonra, bizim arkadaş terörist olmadığını, parayı da İran’a değil, Ankara’daki İran caddesine gönderdiğini anlatıyor ve 30 dolarını zor bela kurtarıyor.

***

Bu ahmaklığa gülüp geçebiliriz. Ama aslında ağlamamız gerekiyor.

Çünkü bu skandal olaydan anlıyoruz ki;

1- Onların izni ve onayı olmadan, bir caddeden öbür caddeye  tek kuruş para gönderemiyoruz.

2- Sadece Mehmet Şimşek’i dinlemiyor, dünyadaki tüm para trafiğini de rahatlıkla kontrol ediyorlar.

3- Nereden ne aldığımızı, nereye ne gönderdiğimizi biliyorlar.

4- İstedikleri anda istedikleri müdahaleyi yapabiliyorlar.

5- Ve en acısı da kimse hesap soramıyor!

İşte biz buna Siyonizm diyoruz.