Erbakan Hocamızın Milli Selamet Partisi’nin kongrelerinin birinde söylediği şu söz herkes gibi bizim de hatıralarımıza nakşedildi:
“Bir insan, Alpaslan olup Malazgirt’te şahlanmadan, Ulubatlı Hasan olup İstanbul surlarına bayrağı dikmeden, Sultan Fatih olup atını denize sürmeden, Kanuni olup şanlı ordularıyla Avrupa’nın içlerine yürümeden, Seyit Çavuş olup 250 kiloluk mermiyi ya Allah, diyerek namluya sürmeden, İstiklal Savaşı’nda Sakarya siperlerine girmeden, mücahit olup Kıbrıs Harekâtı’na katılmadan Milli Görüş nedir anlayamaz!”
Sadece Milli Selamet Partisi dönemi değil, sonradan yaptığı birçok konuşmasında hep Seyit Onbaşı ve Çanakkale vurgusu yaptığını görüyorduk.
İşte o tarihten beri hep onun söylediği bu sahneleri merak etmeye başladık. Bilhassa Seyit Çavuş kimdir, neden o mermiyi kaldırmıştır, Çanakkale Savaşları neden önemlidir, merak ediyorduk. Elbette Erbakan Hocamızın dilinden düşürmediği Çanakkale Savaşları’nın geçtiği mekânlara bir ziyaretle işe başlamalıydık. İşte 1998 yılının baharında ailece o mekânlara yaptığımız bir ziyaret önümüze bambaşka bir kapı araladı. Çanakkale şehitlerinin maneviyatı o kadar güçlü idi ki, şahsımızla ilgili büyük bir çekim sahası oluşuverdi. Artık Çanakkale ile yatar, Çanakkale ile kalkar olduk. Yeni bir ziyaret, bir daha, bir daha… Kütüphaneler, konunun uzmanları, internet siteleri, eski kitap ve doküman araştırmaları bizde bir takıntı haline geldi.
Kısa süre sonra bir de baktık ki, bizim eriştiğimiz bilgi ve belgeler çevremizde hiçbir kişide yok. Erbakan Hocamız da yine Çanakkale ve Seyit Çavuş konusunu işleyip duruyor. Kendisi ile yaptığımız özel görüşmelerin birinde konuyu açtık ve eriştiğimiz bilgilerin bir iki tanesini naklettik. Şu mealde bir şey söyledi:
-Bu kadar araştırma yapmış ve bilgi toplamışsın. Bu bilgilerin sende kalması seni vebale sokar. Bunları bir kitap halinde yayınlarsan herkes faydalanır. Hadi bakalım çalışmalara başla!
-Hay hay Hocam, baş üstüne! dedik, kısa süre içinde 2003 yılında “Şu Boğaz Harbi, Bir Başka Açıdan Çanakkale Savaşları” isimli kitabımızı yayınlamayı başardık. Aynı yıl İstanbul İl Teşkilatı’nın iftar programına teşrif eden Erbakan Hocamıza kitabı takdim ettik, o da o programında övgüyle bahsederek bu kitabımızı Milli Görüşçülere ilan ve tavsiye etti.
Bu kitabımız olağanüstü bir teveccüh gördü. Hemen ertesi sene “Hilelerle Çanakkale” kitabımızı da yayınlamayı başardık. Şükürler olsun şu ana kadar bu iki kitabımız 20’şer, 30’ar baskı yaparak geniş kitlelere yayıldı.
Erbakan Hocamızın ve camiamızın nezdinde artık biz “Çanakkale Uzmanı” oluvermiştik. Konu ile ilgili yoğun konferanslar, televizyon ve radyo programları, ziyaret rehberlikleri gibi faaliyetlerimiz böylece başlamış oldu. Erbakan Hocamız o tarihten sonra Çanakkale ve Seyit Çavuş konusunu konuşacak olsa, önce bizim ismimizi anar, bizi yanına çağırır, sonra konuyu anlatırdı.
Vefat etmezden önceki yıl, yani 2010 yılında İstanbul’da kutlanan İstanbul’un Fethi programından önceki saatlerde yine biz, gençleri şuurlandırmak üzere gittiğimiz Çanakkale şehitlik ziyaretinden dönmüştük. Eve gidip üstümüzü bile değiştirmeden doğruca İnönü Stadyumu’na gidip Hocamızın elini öpmüş ve kendisine:
-Hocam Çanakkale şehitlerinin ziyaretinden dönüyoruz. Şehitlerimizin size taze selamlarını getirdik! dedik.
Elimizi tuttu bırakmadı. Gözlerimize baktığında iki damla yaşın titreyerek gözlerinden çıktığını fark ettiğimizde biz de duygu seline kapıldık. Bir müddet bakıştık ve bize dedi ki:
-Allah senden razı olsun. İki cihanda aziz olasın. Bu hizmetin dolayısıyla o şehitlerin dua ve şefaatleri sana yeter! Bizim selamlarımızı da onlara götür!
Tekrar elini öptük.
Yıl 2011…
26 Şubat’ı 27 Şubat’a bağlayan gece.
Bir rüya gördük:
Erbakan Hocamız Çanakkale şehitliklerinin siperleri arasında bir mekânda bir masa başında çalışıyor. Bulunduğu mekân bir mahzen. Masasının üzerinde bir takım kâğıtlar, çizimler planlar var. Elindeki cetvelle bir takım mesafeleri ölçüyor, notlar alıyor. Yanına yaklaştık, selam verdik. Selamımızı aldı. Biz:
-Hocam siz bu mahzende ne yapıyorsunuz dedik.
O da:
-Çanakkale siperlerinin yeniden gözden geçirilmesi gerek. Yeni planlar yapılması lazım. Bu konuda çalışıyoruz! dedi.
-Hocam biz de yeni bilgiler bulduk. Kitabımızı genişleteceğiz. Bizi takip ediyorsunuz zaten!
-Evet, hepsini biliyorum. Aman bu çalışmalara devam et. Allah yardımcınız olsun! dedi. Sonra etrafı inceledik. Tavanda dar bir çıkış yolu olduğunu gördük. Dedik ki:
-Ama Hocam burası havasız bir mahzen. Sizin sağlığınıza uygun bir mekân değil. Önce sizi buradan çıkarıp daha müsait ve ferah bir ortama götürmemiz gerek. Biz hemen sizi buradan çıkarmanın çarelerini arayalım! diyerek yukarıdaki çıkışa erişmek için bir seyyar merdiven aramaya başladık. Ama uyanıverdik.
O gecenin devamında hep Çanakkale siperleri ve Erbakan Hocamız ile ilgili rüyalar gördük. Ertesi günü Pazar günü idi. Saadet Partisi İstanbul İl binasında Milli Görüşçü Orduluların bir çalışması vardı, oraya katıldık. Ama aklımız fikrimiz gece gördüğümüz rüyada idi. Toplantı devam ederken aldığımız haberle yığılıp kaldık.
Hocamız vefat etmişti.
O artık gitmişti. Çanakkale siperlerini yenileyip, yeni ve ferah bir mekâna intikal etmişti. Bizi öksüz ve yetim bırakarak…
O gün çağırıldığımız televizyon kanallarında Erbakan Hocamızı bu rüyamız ile anarak gözyaşları içinde anlatmaya çalıştık.
Makamı şehitlik, mekânı cennet olsun!
ŞEHİTLERİN YOLUNDA
Sen kerem eyle bu aciz kuluna;
Diye ediyorum hep Rabb’e niyaz!
Şehit kullarının kutlu yoluna,
İlahi ne olur, turab beni yaz!..