Ebu Hureyre den (R.A.) rivayet edildiğine ve birçok
farklı hadis külliyatında geçtiğine göre, Medine ye hicretin ilk günlerinde
Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam ın huzuruna, açlıktan dermansız kalan bir
sahabe getirildi. Muhacirlerden olan sahabenin istediği tek şey karnını
doyurabilmekti. Efendimiz Aleyhisselam, kendi hane-i saadeti de dâhil olmak
üzere hemen yakınlarına haber saldı ve yiyecek getirmelerini istedi. Fakat
haber gönderilen evlerin de hiçbirinde yiyecek olmadığı haberi geldi. Bunun
üzerine Efendimiz Aleyhisselam ayağa kalktı ve Şu kardeşinizi bu gece
doyuracak ve evinde misafir edecek kimse yok mu Ki Allah ona rahmet etsin
buyurdu. Ensâr dan Ebu Talha (R.A.) olduğu rivayet edilen sahabe hazretleri de,
Efendimiz Aleyhisselamın isteğini duyar duymaz herkesten önce davranarak ayağa
fırladı ve Ben varım ya Rasulallah diye haykırdı.
Doğrusu Ebu Talha (R.A.), Medine nin en fakir
Müslümanlarından biriydi ve kendisinin de evinde ikram edecek pek bir şeyi
yoktu. Zaten eve vardıklarında hanımının sessizce söylediği ilk cümle,
evlerinde küçük kızlarına yedirecek birkaç lokma yiyecekten başka bir şey
olmadığıydı. Ebu Talha (R.A.) aslında
durumun farkındaydı, hanımından küçük kızlarını uyutmasını ve evin içini
aydınlatan kandili söndürmesini isteyerek, evde olan son yiyeceği de misafirine
ikram etti. Ebu Talha (R.A.) kandilin
söndürülmesini istemişti, çünkü misafirine kendisiyle birlikte sofrada yemek
yediği izlenimini vermek istiyordu. Çünkü misafirinin en küçük bir rahatsızlık
hissetmesini bile istemiyordu. Kandili bunun için söndürtmüştü ve son
yiyeceklerini de misafirinin önüne koyarak, kendisi de misafiriyle birlikte
sofraya oturdu. Misafiri yedikçe o da yiyormuş gibi davranıyor ve elinden
geldiğince misafirini rahat ettirmeye çalışıyordu.
İşte insanlık tarihinin bu en muazzam sahnelerinden
birinin ardından da, Haşr Suresi nde yer alan ve Rabbimizin bizzat Ebu Talha
(R.A.) ile ailesini övdüğü aşağıdaki ayet nazil oldu.
Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine ye)
yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirerek (ensardan) olanlar, hicret
edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık
duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları
kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa,
işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
SİMDİ GELELİM GÜNÜMÜZE
Demem o ki on üç yıldır ülkemizi tek başınıza
yönetiyorsunuz. Yanı başımızda dört yılı aşkın zamandır bir iç savaş yaşanıyor.
Koca bir ülke harap ediliyor. Yüzbinlerce insan ölüyor ya da yaralanıyor.
Milyonlarca insan evinden ve yurdundan oluyor. Sizler ise bütün bunlar olurken
Amerika ile eğit-donat-ölüme yolla projeleri imzalamaktan, bütün adımlarınızı
Amerika ile birlikte atmaktan başka bir şey yapamıyorsunuz. Üstüne üstlük
insanlık tarihinin en seçkin topluluğu olan ensar gibi davrandığınızı
söylemekten de geri durmuyorsunuz.
Bir an için sözlerinizi doğru kabul edelim. Mesela
diyelim ki Suriye nin yangın yerine dönmesinde hiçbir payınız yok. Diyelim ki
Libya nın yedi parçaya bölünmesinde ve Akdeniz in mülteci mezarlığına
çevrilmesinde hiçbir katkınız yok. Diyelim ki İslam coğrafyasına ateş taşıyan
Büyük Ortadoğu Projesinde hiçbir göreviniz yok. Hatta hatta isterseniz
hafızamızı sildirelim, milyonlarca şehidin verildiği ve halen bombaların
patladığı Irak ve Afganistan işgallerinde de hiçbir rol oynamadığınızı
söyleyelim.
Pekâlâ, Allah aşkına nasıl oluyor da böyle rahatlıkla ensar
olduğunuzu söyleyebiliyorsunuz Acaba ensarın olduğu yerde sahillere bebek
cesetleri vurur muydu Ya da Anadolu nun tüm şehirlerinde yüzbinlerce muhacir
dilencilik yapmak zorunda kalır mıydı İşte Avrupa ülkelerinin yapmadığını
yapıyoruz, sınırlarımızı açıyoruz, muhacirleri kamplara dolduruyoruz deyince,
meselenin hallolduğunu mu sanıyorsunuz Madem ensâr olma iddiasındasınız, peki
neden bu muhacirler ölümü bile göze alarak Avrupa ülkelerine kaçıyorlar Din
kardeşleri burada dururken, neden ekonomik krizden kırılan Yunanistan a gitme
hayali kuruyorlar Acaba bu soruların cevaplarını hiç arıyor musunuz Neden
Türkiye de bulamadıkları huzuru Avrupa da bulmanın hayalini görüyorlar
Mesela bugün Türkiye sokaklarında kaç tane Suriyeli âlim
dileniyor biliyor musunuz Ya da elinde mesleği olan kaç doktor veya öğretmen,
insanlık dışı şartlar altında çalıştırılıyor, hiç sayıyor musunuz Veya
Suriyeli mülteciye uygundur etiketleriyle, değerinin birkaç katına kiraya
verilen barakaları hiç geziyor musunuz Ya da Türkiye de türlü çeteler eliyle
fuhşa zorlanan kaç Suriyeli kadın var, herhangi birine yetişebiliyor musunuz
Siz en iyisi bırakın ensâr olma iddiasını da, vasat bir
akla sahip olan her sıradan yöneticinin yapacağı gibi Suriyeli muhacirleri en
azından doğru şekilde tasnif edin. Hiç olmazsa doktorunu, mühendisini,
öğretmenini, âlimini, sanatçısını doğru şekilde değerlendirin. Mesela İmam
Hatip liseleri ya da İlahiyat okullarında doğru dürüst Arapça eğitimi verecek
bir kadro kurun. En azından anadili gibi Arapça konuşabilen bir nesil
yetiştirin. Veya İslam âlemine tarih boyunca ışık saçmış Suriye ulemasından
faydalanın. Yakıp yıkılan Şam ve Halep medreselerini İstanbul a, Bursa ya,
Konya ya taşıyın. Mezhepsizlerle iş tutacağınıza, bin yıllık geleneğimize sahip
çıkın.
Ya da hepsini boş verin, eğer gerçekten de faydalı bir
şey yapmak istiyorsanız, evvela Suriye deki yangına su taşıyın. Bölgemizdeki
benzer diktatörlerden hiçbir farkı olmayan Beşşar Esad ı devirmek uğruna
girişilen bu yıkım savaşından vazgeçin. Deştiğiniz yaraya merhem sürün,
tutuşturduğunuz ateşi söndürün. Yoksa Allah muhafaza bu ateş hepimizi yakacak!