Enkazüstü’nden Notlar (II)

Abone Ol

Antakya Rönesans Rezidans sitesinin enkazını dolaşıyoruz. Burada daha bir hafta evvel 250 dairelik devasa binaların olduğuna dair hiçbir emare yok. Beton parçaları ve moloz yığınları arasından içeride varsayılan 1.000 kişiye ulaşmak insana hiç ihtimal dahilinde gelmiyor. Hangi blok, hangi kat ve hangi daire neresi saatler süren çalışma neticesi karanlıkta kıt aydınlatma imkânlarıyla yol bulunmaya çalışılıyor. Bu manzaraya daha ilk bakışta buradan bir insanın sağ ve sağlam çıkmayacağı ümitsizliği içinize oturuyor.

Enkazın çevresinde zeytinlikler etrafında kümelenmiş acılı insanlar kendi insani ihtiyaçlarını çoktan unutmuşlar. Atmosfere egemen olan duygu sadece acı ve keder. Soğuk, bu acı ve kederle didişiyor gibi. İnsanlar soğuktan battaniyelere sarılarak korunmaya çalışıyorlar. Enkaz altındaki insanların durumunu düşündükçe kimse kendi halinden şikâyet etmeye kalkmıyor. Her köşe başında yakılan ateş etrafında ısınmaya çalışan insanları görüyoruz. Cadde boyunca park edilmiş araçlar içerisinde geceyi atlatmaya çalışan aileler var. Soğuk bir tarafa, böyle bir kıyamet manzarasında uyumak ne mümkün!

Sabahleyin enkazdaki çalışmalar biraz daha hareketlenmeye başladı. Eğreti sobaların ateşi, etraftan bulunan çalı çırpı ile tazeleniyor. Yollarda tek tük gelip giden arabalar. Depremde 10. gün. Burada kimse artık yakınının enkazdan çıkarılacağı ümidini taşımıyor. Böyle bir beklenti, yerini “hiç olmazsa cenazesi çıksın” umuduna bırakmış. Yan tarafta torununun enkazdan cansız bedeninin çıktığı haberini alan yaşlı teyze, sanki torunu sağ kurtulmuş gibi sevincini çevresindekilerle paylaşıyor.

Kafamı kaldırıp enkazın arka tarafında yıkılmamış, dimdik ayakta çok katlı binaları görüyorum. Sanki pencerelerinden birileri çıkıp da bir hayat emaresi olarak görünüverecekmiş gibi bir ışık yanıp sönüyor. Gündelik hayatı çekip çeviren insan ortada yok. Yıkılmamış evler, depremin şiddeti ile ilgili kurulan cümleleri anlamsızlaştırıyor. Kader, alın yazısı, ecel, ihmal, müteahhit, imar, kolon, kiriş, kum, çadır… sözcükleri arasında, yıkıntılar arasında dolaşıyorum. Basın mensuplarının yoğunluklu olarak bulundukları bölgede bir babanın feryadına tanık oluyorum. Televizyonculara konuşsa da acısını anlayabilecek tek bir kişiye konuşuyor gibi, çaresizliğine kahrediyor. Torunlarının ve öğretmen olan kızının enkaz altında olduğunu ve 10 gündür enkaz başında hiçbir şey yapamamanın çaresizliğini yaşadığını söyleyerek gözyaşı döküyor. Bu acının bir tarifi olmadığı gibi, ölü ya da diri kızını ve torunlarını bekleyen bu babanın ellerini semaya doğru açıp sorduğu soruların hiçbir cevabı da yok!

Biz daha Hatay yolunda iken Emir ve altı yaşındaki oğlu Ali Emir’in naaşları enkaz altından çıkarılıp Adana’ya gönderilmişti. Öğleye doğru yeğenim Nur ve kızı Nehir’in cenazelerinin enkazdan çıkarıldığı haberi ulaştı. Baba oğul gibi annesi ile Nehir’i de enkazdan birbirlerine sarılmış halde bulup çıkarmışlar. Bu acıyı, teslimiyet şuurunun dışında hangi teselli cümlesi teskin edebilir?

Cenaze arabasını takip ederek defin hazırlıkları için Adana’ya ulaştık. Dört canımızı baba ocağı Kozan’da köy mezarlığında ahiret yurduna yolcu ettik. Ne hazindir ki enkazda naaşlarını bulabilen talihli insanlardan sayılıyorduk. Sadece Rönesans Rezidans sitesinde yüzlerce insanın cansız bedeni hâlâ çıkarılmayı bekliyordu.

Yeğenimin eşi polis memuru Emir Tümer, daha altı ay önce Bingöl-Solhan’dan Hatay-Antakya’ya tayini çıkmış ve uzun süre depreme dayanıklı kiralık bir ev aramıştı. “Cennetten Bir Köşe” diye reklamı yapılan Rönesans Rezidans sitesinin o bölgede en sağlam, depreme en dayanıklı bina olduğu söylenmiş, o da buna güvenerek bu sitedeki daireyi yüksek kirasına rağmen kiralamıştı. Bu bir tuzak değilse nedir?!.

Cenaze defin sonrası gecelediğimiz öğrenci yurdunda tam da deprem saati 04.30’da bir bağırış ve feryat ile yataklarımızdan fırladık. Kattakiler yine bir deprem oluyor diye koridora fırlamışlardı. Hissedilen öyle bir durum yoktu. Sonra depremzede bir vatandaşın yaşadığı travma ile ağır bir kâbus gördüğü ve kendini yatağından yere attığı anlaşıldı. Depremin depremzedeler üzerindeki tahribatı sadece maddi yıkım değil, aynı zamanda manevi ve psikolojik travmalar şeklinde de kendini gösteriyor. Bu yönde de bir an önce seferberlik oluşturulması şarttır. Hem psikolojik tedavi hem de manevi rehberlik yapılması gerekli. Başlarına gelen musibeti kader bağlamında bir yere oturtamayan insanlar olacaktır. Çoğunlukla bu tür kırılmalar sessiz cereyan edeceğinden tezahürleri geniş bir zamana yayılacak ve muhtemelen baş edilmez boyutlara ulaşabilecektir. Doğru olan, manevi ve psikolojik arızalar nüksedip kökleşmeden çaresine bakmaktır.