Bir toplumu susturmanın en önemli yolu, gerçekler ve hakikatler karşısında uyutmaktır. Yönetenlerin yöntemi; işlerine gelmeyen konuları geçiştirir, ilgisizleştirir, sıradanlaştırır.
Büyük, etkili, kuşatan dalgaları gidermenin çözümü olarak görülür. Yaklaşık on aydır Filistin’de süregelen katliamın sonuçları ortada. Kimlerin neler yaptığı ya da yapmadığı belli. Bunu salt Filistin olayı olarak görmemek gerekir. Birçok yönüyle, birçok coğrafyada görülmektedir. Emperyalizm oyunun kurgusunu önceden hazırlıyor, neler olabileceğinin hesaplarını da yapıyor. Sonuç alabilmek için yerel yöneticiler ve onların halklarını nasıl etkisiz kılabiliriz hazırlıklarını da yaparlar.
Türkiye’de yakın zamanda ırkçıların -ki bunlar çeşitli renk ve tonlardadırlar- nasıl ortak bir sese sahip oldukları görülür. Kendi ırk üstünlükleriyle dünyayı, çevreyi, bölgeyi sadece kendileriyle sınırlı görüyorlar. Örneğin bir “Misak-ı Millî” kavramı var. Bu kavramla hem kendi alanını beliriliyor, hem de bir yanıyla, bir yönüyle sınırlıyor. Bunu, özellikle “ırk” olgusu etrafında düşünür isek çok daha kolay anlaşılabiliyor. Belli ırklara dönük olan bu bakış olumsuzlanırken, ama kimi ırklara karşı olumlanıyor. Milliyetçilikleri belli kesimler için daha çok öne çıkıyor. Türk milliyetçileri için “Arap” ve “Kürt” halklarına dönük bu tepkiler yerine göre yükseliyor ve sertleşiyor.
Irkçı emperyalizmin bu bölge üzerindeki uygulamaları da “Türk”, “Fars”, “Arap” ve "Kürt” halkları üzerinde daha çok etkilidir. Birbirine düşürme üzerine kurguludur. Bu geniş coğrafyanın etkisiz hâle getirmenin başka bir yolu yoktur.
Irk ve milliyetçilik üzerine durum böyle iken modernleştirilenlerin halkların durumu da bundan farklı değildir. Tüketim üzerine kurgulanmış, halkların inançlarından, düşüncelerinden kopuşunu sağlayacak önemli bir yöntemdir modernleştirme. Bırakın farklı halkları, bir toplumun kendi içindeki kuşakların da çatışma ve gerilim içinde oldukları bir gerçek.
Bu halkların ortak sesleri, inanış ve düşünüşleri, yönetilişleri bu durumlarla doğrudan bağlantılıdır. Bazı kesimler üstün iken diğerleri alt katmanda yer alırlar. Bir de ideolojik bölünmeler var. Her ne kadar siyasal ideolojiler bir anlamda çökmüşken simgeler etrafındaki ideolojiler ağırlıktadır. Siyasal partiler, liderler, cemaatler, Kemalizm, tarikatlar, mezhepler, modernler ve tutucular. Günümüzde daha çok bunlar etrafında oluşan bir kargaşa var.
Bütün bunların ortak değerleri yok gibidir. Varsa da bağları zayıftır. Cenazelerde, acılı ve sevinçli günlerde bile birbirlerinden kopukturlar.
Filistin olayı insanlığın ortak acısı. Özellikle de Müslümanların en önemli bir sorunu. Bu acının karşısındaki tutumları, ilgisizlikleri, ilgileri ve hatta bakışları tamamen farklıdır.
Emperayallerin hemen tamamı ortak noktada buluşurlarken sözünü ettiğimiz halklar ise tamamen onların aksine ayrışıyorlar. Bu en çok da İsmail Heniyye’nin şehadetinden sonra çok daha belirginleşti. Uluslar düzeyindeki bu büyük olayın sıradanlaştırılması, kimi kesimler için hiç bir öneminin olmayışı bu ayrışmalar düzleminde hiç de yadırganmıyor.
Başta ABD olmak üzere emperyaller Siyonizm etrafında kenetlenirken, mazlum toplumlar, halklar ve bölge insanları ise birbirlerine düşüyorlar.
Türkiye muhafazakârları bu olayı sıradanlaştırmak için dikkatleri başka yönlere çekiyorlar. Sanki bu büyük olay kendilerini ilgilendirmiyormuş gibi. Mezhep ve ırk olgusuyla, yüz yılların çekişmelerini bu güne taşıyorlar. Heniyye’nin ölüm suçlusu İran’dır, Şia'dır. Bu hemen hemen bütün kesimler için böyledir. Bir Cemal Kaşıkçı olayı Türkiye sınırları içinde yaşandı. Türkiye’nin bir sorumluluğu vardı. Tıpkı İran’ın Heniyye karşısındaki sorumluluğu gibi. Güçler içeri kadar sızarak istediklerini rahatlıkla yapabiliyorlar. Uğur Mumcu’nun bu bağlamda öldürülüşü üzerinde ise bu yanıyla hiç düşünülmüyor. Belli bir kesimin üzerine yıkılsa da durum hâlâ karanlık.